Ah sigara, bırak peşimi!

En son 7 ay bırakmıştım. Sonra iki gün, 5 gün, 10 gün olarak bırakmalar devam etti. Ama düzenli olarak hem bırakıp hem içiyorum. İçmeyi seviyorum, zararlı olması beni sinirlendiriyor. Ne yapmak gerekir? nasıl kurtulursun? sürekli aynı bahaneler ile kendimizi avutmak nasıl bir duygu? hem depresyon, hem stres yapıyor aslında. Allah’ım şu illeti bırakmama yardım et.

Aşağıda sizinde yararlanabileceğiniz güzel bir yazı var. mutlaka okuyun. hep birlikte bırakalım.

İnkar
Ben çok fazla sigara içmiyorum, öyle eş dost muhabbet olunca tek tük içiyorum.
İsyan
Bir sigaram var ona da karışıyorlar, içtirmiyorlar.
Pazarlık
Ben kendimi bilmiyor muyum, bugün sigarayı azaltıyorum. Şimdi 3 tane içeceğim. Yarın bire düşüreceğim.

Depresyon
Olmuyor, sigara içmeyi azaltamıyorum.
Kabullenme
Evet ben bir sigara tiryakisiyim.
Bir araştırmaya göre ilk sigara içme yaşı 7’ye düşmüştür. Her gün sigara içmeye başlama yaşı ise 13. “Ülkemizde yaklaşık 21 milyon kişi sigara kullanmakta ve sebep olduğu hastalıklardan da yılda 165 bin kişi hayatını kaybetmektedir. http://www.haberturk.com/saglik/haber/725372-sigara-icme-yasi-7ye-dustu 
Durum bu kadar ciddiyken bu konuda neler yapılmalı? Sigarayı bırakmak konusunda tek bir yol izlemek ne kadar doğru, çünkü herkesin farklı işleyen bir bırakma süreci olduğu aşikar.
 Nasıl bırakabilirsiniz?
Sigarayı bırakmanın tek bir doğru yolu olmadığına dikkat çeken www.sigarayibitirin.com, başarıda rol oynayan çeşitli öğeleri özetliyor:
Sigarayı bırakma kararını vermek: Bu kararı sadece siz verebilirsiniz.
Sigarayı bırakma tarihi belirlemek ve uygun bir bırakma planı seçmek: Sigarayı bırakmak için bir tarih belirlemek çok önemli bir adımdır. Bu tarih önünüzdeki 2-3 hafta içinde olmalıdır. Sigarayı bırakmak için kendinize uygun bir plan seçin. Destek tedaviler için eczacınıza ya da doktorunuza danışın. Pozitif düşünün ve başaracağınıza inanın.
Sigara yoksunluğu
Sigarayı bırakınca ortaya çıkan yoksunluk belirtileriyle baş etmek: Sigara yoksunluğu iki bölümden oluşur. Fiziksel yoksunluk zorlayıcıdır, ancak nikotin yerine koyma (replasman) tedavisi veya sigara bırakmaya yardımcı olan diğer ilaçlarla bu belirtilerin çoğu hafifletilebilir. Sadece tedavi amaçlı nikotin içeren Nikotin Replasman Tedavisi (NRT) ürünleri, sigaradaki diğer zehirli ve tehlikeli maddelerin alınmasını önler. NRT ürünlerinin miktarı ve dozu zaman içinde ayarlanarak nikotin miktarı kademeli olarak azaltılır. Böylece nikotin pastili ve bantı gibi NRT ürünleri sigara açlığını ve yoksunluk belirtilerini kontrol altına alarak sigarayı bırakmaya yardımcı olur.
Birçok kişi zihinsel yoksunluğun çok daha zor olduğunu düşünmektedir. Yaşamanızda sigara içme ile ilişkili tüm alışkanlıkları değiştirmeye çalışmak da yararlı olacaktır.
Tekrar sigaraya başlamama: Sigaraya tekrar başlamamanın son, en uzun ve en önemli basamak olduğunu unutmayın. Sigara yoksunluğu ile baş etmek için kullandığınız yöntemleri bu dönemde de uygulayabilirsiniz. Önceden sigara içmek isteyeceğiniz durumları belirleyip bunlarla nasıl baş edeceğiniz konusunda bir strateji geliştirin.
Sigara bırakıldıktan sonra kısa ve uzun dönemde gözlenen yararlar
20 dakika
Kan basıncı ve nabız hızı normale döner. El ve ayaklardaki dolaşım düzelmeye başlar.
8 saat
Kandaki oksijen düzeyleri normale döner. Kalp krizi geçirme riski düşmeye başlar.
24 saat
Karbonmonoksit vücuttan uzaklaştırılır. Akciğerler mukus ve diğer artıkları temizlemeye başlar.
48 saat
Nikotin vücuttan atılır. Tat ve koku alma duyuları iyileşir.
72 saat
Bronşlar gevşediği için nefes almak kolaylaşır. Enerji düzeyleri artar.
2-12 hafta
Tüm vücutta dolaşım iyileşir ve yürümek daha kolaylaşır.
3-9 ay
Öksürük, nefes darlığı ve hırıltılı solunum gibi nefes problemleri düzelir. Genel olarak akciğer fonksiyonu % 5-10 artar.
5 yıl
Kalp krizi geçirme riski sigara içenlere göre yarıya düşer.
10 yıl
Akciğer kanseri riski sigara içenlere göre yarıya düşer. Kalp krizi geçirme riski hiç sigara içmemiş olanlarla hemen hemen aynı düzeye gelir.
Şifa bulmanız dileğiyle,

http://www.sigarayibitirin.com/
https://twitter.com/sigarayibitirin

M.A.R.K.A reklam krizi ve Reklamcılar Derneği

MARKA Reklam Ajansı’nın bir şampuan reklamı için Hitler’i seçmesi, kendilerine pahalıya maal oldu.  Yazılı ve internet basınında hafta boyunca konu olan bu olayda MARKA, olumsuz tepkilere dayanamayıp reklamı yayından kaldırdı. Arkasından, Reklamcılar derneği bir soruşturma açarak, MARKA’yı suçlu buldu ve reklam ajansından ihraç etti. Rtük’ün “reklamda, olumsuz bir durum yoktur” açıklamasına rağmen Reklamcılar Derneği’nin bu yönde bir karar alması ne kadar doğru? Tartışılır. Bir derneğin kurulma amacı, sansür ve yaftalama mıdır? Yoksa mensubu olan kişi ve kurumların toplumsal, siyasi ve ekonomik arenada haklarını ve sorumluluklarını çerçeve içerisinde korumak, kollamak ve belirlemek midir?  Reklamcılar Derneği, üyesi olan MARKA Ajansı‘nı, ulusal ve yerel kamuoyunda gündem olan ve tartışmalara neden olan bir olaydan ötürü bu şekilde kısa zamanda yargılayıp asması, derneklerin de görev ve sorumluluklarının sınırlarını tartışılır hale getirebilir. Krizle karşı karşıya kalan  bir kuruma, üyesi olduğu dernek de ihraç ederek darbe vuruyor. Bu ne kadar etiktir? Kısacık bir zamanda disiplin soruşturması açıp alelacele karar alınıp bir üyenin ihraç edilmesinin arkasında başka nedenlerin yattığı aşikar.  Sektörün diğer reklam ajanslarından oluşan disiplin kurulu, apaçık rakibini bel altı vurmuştur. Bu da, reklam ajansları arasında kıyasıya rekabet olduğunu ortaya çıkarıyor. Düşünsenize, bir dernek yaa. Non-profit deniyor. Kar yok, maddi beklenti yok. Üyelerinin haklarını korumak için kurulmuştur. Bu derneğin yaptığı ise tam tersi bir durum, üyesinin içine düştüğü krizde, bir tekme de kendisi vuruyor. Ben de, bir iletişimci ve blogger olarak, Reklamcılar Derneği’ni kınıyorum. Bir de, bu reklamdan ötürü kendini yerel reklam ajansı olarak niteleyen ve olayın üzerine bir açıklama yapıp MARKA’yı kınayan FARKYERİ adlı ajans da, meslektaşını bel altı vurmuştur. Bunların yaptığı, düşene tekmek atma olayıdır. Yarın bir gün kendi başlarına aynı olay geldiğinde bakalım kim destek olacak onlara… Zor duruma kalan bir kuruma ilk yardım etmesi gereken rakipleridir. Destek çıkmalıdır. Fakat, artık gerilla tarzı yaklaşımlar ortaya çıkmış.

Burada diğer bir konu daha ortaya çıkıyor. Reklam Ajansları, halkla ilişkiler faaliyetlerine önem vermeyerek, bu gibi durumlarda, hem itibar kaybı, hem müşteri kaybı yaşayabiliyor. Olayın bu kadar yayılmaması için MARKA Ajansı krizle baş edebilmek için bazı çalışmalar yapmalıydı. Reklama gelen tepkilerden hemen sonra reklamın yayından kaldırılması bu tepkilerin yönetilmesi için yeterli değildi. reklam ajansları mutlaka kriz iletişim planı oluşturmalı. Halkla ilişkiler faaliyetlerine önem vermeli.

Bir iletişimci olarak, yazıda geçen hiçbir kurumla bağım yoktur. Bunu da belirteyim de.

Aşağıda, MARKA’nın olaya ilişkin açıklaması, Reklamcılar Derneği’nin MARKA için yapmış olduğu açıklama, Fark Yeri reklam ajansı’nın açıklaması yer alıyor. Aynen sunuyorum. 

Reklamcılar Derneği;

“16 Mart 2012 tarihinde yayınlanmaya başlayan, yurtiçi ve yurtdışı medyada, kamuoyunda büyük tepkiyle karşılanan Hitler başlıklı BİOMEN Erkek Şampuanı reklam filminin yaratıcısı ve üyemiz M.A.R.K.A. İletişim Hizmetleri’nin hem filmini, hem de yayın sonrası yaptığı açıklamalarda değindiği yaratıcılık anlayışını Reklamcılar Derneği’nin tüzük ve etik kodlarına aykırı görmekteyiz. Wenice Çocuk İstismarına Son adlı ajansınızca üretilen kampanya ile ilgili olarak 3 Kasım 2011 tarih ve 11/03.1/234 sayı ile tarafınıza verilen ilk uyarı; sonrasında BİOMEN Erkek Şampuanı reklam filmi ile ilgili olarak Derneğimizin kurucusu ve üyesi olduğu Reklam Özdenetim Kurulu’nun 28.03.2012 tarih ve 12/RÖK-D2421/127 tarihli kararı göz önünde bulundurularak, tüzüğün Madde 3/ç bendi ve Madde 7/a bendi gereğince, 30.03.2012 tarih ve 12/02.04/092 sayılı Disiplin Kurulu’nun görüşüyle, M.A.R.K.A. İletişim Hizmetleri’nin Reklamcılar Derneği üyeliğinden çıkarılmasına oy birliğiyle karar vermiş bulunmaktayız. Karara istinaden, M.A.R.K.A. İletişim Hizmetleri’nin Reklamcılar Derneği üyeliğinin sona erdiğini üzüntüyle bildiririz.”

M.A.R.K.A Ajans açıklaması,

RTÜK’ün, “ Biz sansür kurulu değiliz. Hukukçularımız inceledi, bu reklamda yasaları ihlal eden bir durum yoktur.” açıklamasını yapmadan çok önce yayınını durdurduğumuz bir reklamdan dolayı Reklamcılar Derneği ajansımıza karşı bir disiplin soruşturması açmıştı.

Derneğin ajansımıza karşı yürüttüğü bu antidemokratik tavır ilk değildir ve varmak istedikleri nokta bizim için gayet açıktır. Az önce dernek üyeliğimizi üzülerek sona erdirdiklerini ajansımıza bildirmişlerdir.

Yıllar önce de istifa ederek ayrılmamıza rağmen, bir dönem sonraki yönetimin arzusu üzerine üç yıllık aradan sonra yeniden üyesi olduğumuz RD’ye bu kararlarından dolayı teşekkür ediyoruz.

Reklamın bir istenen etkileri, bir de istenmeyen etkileri vardır. Reklamcı öncelikle istenen etkileri yaratmaya çalışır. Ancak elbette istenmeyen etkileri de hesaba katar, toplumdaki hassasiyetlere özen gösterir. M.A.R.K.A. her zaman bu iki dengeyi tutturmaya özen göstererek çalışmıştır.

Çok sayıda manevi değeri olan bir toplumda her değeri hesaba katarak reklamcılık yapmak yaratıcılığın sınırlarını çok köşeli çizmektir. Diğer uygulamalı iletişim alanlarında olduğu gibi, reklamcılıkta da zaman zaman bazı tabular kurcalanabilir. Sonucunda da bazen genel kamuoyu veya bazı gruplar tepki göstererek iletişimciyi hizalamaya çalışırlar. Daha baştan hizaya girerseniz orada reklam da kalmaz reklamcı da.

M.A.R.K.A. hiçbir gruba göre hizalanmadan ama toplumsal değerleri her yönüyle değerlendirerek, gerekirse ifade özgürlüğünün sınırlarını da zaman zaman zorlayarak hizmet verdiği markalara başarılı reklam kampanyaları yapmaktadır… Ve yapmaya devam edecektir.

Saygılarımızla,

Fark Yeri Reklam Ajansı açıklaması; “Mart 2012 tarihinde, ülkemizin bir reklam ajansının, yine ülkemizin bir şampuan markası için, Adolf Hitler’in bir konuşmasının görüntülerini kullanarak ürettiği talihsiz reklamı, Türkiye’nin yerel bir reklam ajansı olarak kınıyoruz.”

Steve Jobs’ın ardından “Iphone”

Hiç şüphesiz Steve Jobs Iphone’nun tabiri caizse annesiydi.  Steve, pazarlama ve teknolojinin var olan tüm trendlerini alt üst ederek  yaratmıştı bu akıllı telefonu. “Biz insanların yerine hayal ederiz” diyerek yola çıkmıştı. Sırasıyla iphone, iphone 3G, iphone 4 ve son olarak iphone 4S piyasaya sürülmüştü; fakat Steve 4S’i görememişti. Hayalinde iphone 5 ile seriyi bitirip yeni bir teknoloji vardı, yaşamı buna izin vermedi.

Forbes onun için; ” O başarılı değil, yaratıcı ve dahiydi, Dünyaya damga vuran adamdı” der. Haklıydı. Hiç beklenilmeyen özellikte ve tasarımda yepyeni bir ürün geliştirmişti. Yaratıcıydı, telefonu kulağınıza götürdüğünüzde dokunmatik özellik kilitleniyordu, dahiydi telefonu salladığınızda müzik değişiyordu.

Aynı zamanda da kurnazdı. Pazarlamada sınır tanımayan, tüm kuralları ve etik değerleri de altüst eden bir yapıya sahipti. Bir keresinde,  Mac yazılımları kurulum aşamasında Xerox’dan çaldığı bilgi için Jobs, “Yani, Picasso’nun bir sözü vardır: ‘İyi sanatçılar kopyalar, büyük sanatçılar çalar.’ Biz de parlak fikirleri çalmaktan utanmadık hiç” demişti. Aynı Jobs, “O fotokopiciler bir bilgisayarın neler yapabileceğinden habersizdiler” demişti. Xerox’dan çaldıkları bilgiyle bilgisayarın temelini atmıştı.

Peki, Samsung ve HTC gibi akıllı telefonun diğer oyuncuların Steve’in ardından saldırıya geçerek peş peşe yeni telefonlar çıkarması ve daha üstün özellikler eklemesi, Apple’ın gelecekte akıllı telefon piyasasından saf dışı kalmasına yol açar mı? şahsi kanaatim malesef Apple, Steve Jobs gibi bir dahiyi bir daha bulması zor. Bu yüzden iphone kategorisinde HTC olmasa bile Samsung’a boyun eğeceği kanaatindeyim. Iphone 5’in de çıkmamasının ardında Steve’in hastalığı yatıyor olabilir. 3GS bile bu yüzden beklenmedik strateji değişikliğinin bir ürünü olabilir. Samsung Galaxy Note’un hem telefon, hem pad olarak kullanılması, daha büyük ekran alternatifi ve daha özellikli ince detaylar sunması, hızlı işlemci ve ekran çözünürlüğü, Apple’ın iphone 4S’ini ezip geçiyor. 4’ten farklı olarak 8 mg kamera ekleyen Apple, görüntüde ve içerikte çok fazla değişikliğe gitmedi. Steve’in ölümü de bu stratejilerin yarım kalmasında büyük etken. Iphone’un geleceği pek parlak görünmüyor. Yaratıcısını kaybeden bir ürün, yeni doğmuş bir bebeğin savunmasızlığı gibi.

Bu zamana kadar Apple, pazarlama ve satış stratejilerinde de Steve Jobs’ın dehasından faydalanıyordu. iphone 3’ten sonra 3GS’de çok fazla değişiklik olmamasına karşın büyük satış gelirleri elde edilmişti. Keza, iphone 4S ile de bu seri devam ediyor. Peki bundan sonra bu lale devri Apple için devam eder mi, bilinmez. Fakat, rakiplerin ataklarına karşı koyabileceği bir telefon üretilir mi, en azından bir teknoloji yılı beklenmiyor. bir teknoloji yılı da, gerçekten çok uzun bir süre. biliyoruz ki, zaman ve teknoloji çok çabuk geçiyor. Samsung, HTC, Sony, ve Ericsson aldı başını gidiyor. Buna, Nokia da eklenince Apple, bilgisayar ve ipad ürün gamında yoluna devam edecek gibi görünüyor.

Son olarak Apple, iphone’da ekran genişliği ve rakiplerden farklı teknolojiler sunmadığı sürece yeni iphone’da başarıyı yakalayacağı aşikar. Şahsen, iphone’dan soğumuş ve samsung’a sıcak bakan bir kullanıcı olarak tavsiyem, artık benim yerime hayal edemezsin, en iyisi, rakiplerin yerine haya et Apple.

Blog yazmanın somut faydaları

Blog yazmanın faydalarını sayın sayın bitmez. Birazdan aşağıda size sunacağım “Blog yazmanın somut faydaları”nı görünce, evet blog yazmaya başlayabilirim, diyebilirsiniz. Zira, topluma, internete, kullanıcılara ve bilgiye ihtiyacı olanlara ne kadar faydanız olduğunu anlıyorsunuz.

alyldrm.com‘da yazdığım sosyal medya, edebi yazılar, şiirler ve seyahat üzerine gelen mailleri alınca, blog yazmak daha keyifli hale geliyor.  İlginç soru soranlar mı arasınız, “ben erasmus yapmak istiyorum” ne öneriyorsunuz mu diyen mi ararsınız. Yazdığınız yazı gerçekten çok faydalıydı, feysimde paylaştım diyenler bile var.

Mesela, seyahat bölümünde yazdığım Gent Erasmus yazıları üzerine bir çok mail aldım. Bunlardan birisi de, Şeyhmus’dan geldi. Ben de titizlikle mailini cevapladım. İşte asıl fayda burada başlıyor. konsoloslukla iletişim kurmak zor, ajanslar para ister, sözlüklerdeki bilgiler zaten malum, samimi bir dilde yazdığınız bir blog yazısı, bir çok kişiye samimi bir biçimde yardımcı olur.

Mesela Dilara; çok samimi bir mail yazıyor. Blog yazmak için sizi mutlu eden birebir somut neden. Dilara’nın maili de erasmus üzerine geldi. Okuyunca çok mutlu oldum. Bir de, dikkat ederseniz, hep aynı gün cevaplamışım. Bu da gözden kaçmasın. Detayları sansürledim, çok özür dilerim. Özele giriyor. 🙂

 

 

 

Ya Rabia, Gent’te Erasmus’ta yurt çıkmadığı için neler yapabilirim alternatif olarak diye mail atar. Yine mutlu oldum. Bir kişiye daha yardımcı olabildiysem ne mutlu bana. Blog yazmak, candır derim. Lafı çok fazla uzatmaya gerek yok. 

Eğer topluma faydam olsun derseniz yazı yazın, üretim yapın, yeni iletişim teknolojileri sizi tembelleştirmesin, internetten hazır bilgiler var nasıl olsa demeyin, üretin ki, siz de bir gün faydasını görürsünüz. Birileri çıkar, teşekkür eder, mutlu olursunuz.

Markaların sosyal medyada var olması avantaj mı? dezavantaj mı?

Bundan tam 7 yıl önce ne dijital ajanslar, ne de sosyal medya ajansları vardı. Geçtiğimiz 3-5 yılda kedi yavrusu gibi türeyen sosyal medya ajansları, markalara geleneksel medya ilişkilerinin yanında farklı ve daha verimli bir yeni medya iletişimi hizmeti veriyor mu? Peki markalar, Facebook ve Twitter gibi ağlarda var olarak kurumsallığına pozitif katkı ve portföyüne yeni müşteriler ekleyebiliyor mu? Veya hedef kitlesini istenilen algı düzeyinde tutabiliyor mu? Sosyal ağlarda var olmak avantaj mı? dez avantaj mı? 

Markalar sosyal medyada var olarak  aslında, kurumsal itibarını internette futbol topu gibi kullanıcıların ayağına bırakıyor. Marka hakkında küçük bir sorun yaşayan müşteri hemen sosyal ağlarda kötüleme kampanyalarına soyunuyor. Facebook’ta sayfa açıyor, Twitter’da “tt” için uğraşıyor, Google’dan blog açıp herşeyi çarşaf çarşaf yayınlıyor. Bu da yetmezmiş gibi üstüne markanın sosyal ağlardaki hesaplarını olumsuz ifadeler (küfürler) bombardımanına tutuyor. Bunu duyan bir çok kullanıcı markanın açıklamalarından çok, kullanıcının sözlerine itibar ediyor. Peki, bir markanın sosyal medyada var olması, fotoğraflar yayımlaması, etkinlikler oluşturması, kendisi hakkında bilgiler paylaşması, “liker”ların ne kadar umrunda?

Türkiye’de faaliyet gösteren ve sosyal medya ajansına bir sürü para vererek “beni Facebook’ta yaşat abi” diyen markalar, ortalama 10 bin “liker”a sahip. Bu “liker”ların her birinin ortalama “200” arkadaşı var. Bu 200 arkadaştan 120’si günde en az 3 paylaşımda bulunuyor. Oluşacak sirkülasyonu da düşünürsek,  bir kullanıcının duvarında 3 dakikada bir “haber” paylaşılıyor (detaylar sıkıcı, direk istatsitik en iyisi). Bu haberlerin yüzde 70’i komedi içerikli haberler, yüzde 20’i kişisel iletiler, yüzde 10’u ise fotoğraflar. Peki markalara soruyorum! Sizin günde “günaydın arkadaşlar, iyi akşamlar arkadaşlar, keyifli haftasonu arkadaşlar, sıkıldınız mı, o zaman bir büyük iyi gelir arkadaşlar” demek bu paylaşımlar arasında ne kadar yer bulur? peki sosyal medyada var olarak ulaştığınız kişi sayısı, sizi geleneksel medyada harcadığınız paradan tasarruf yaptırıyor mu?sosyal medyada hedef kitleyle kurduğunuz direk bağlantı ne kadar verimli? Bir kere sosyal medyada var olmak için, sosyal medya ajansına para ödeyeceksiniz, Facebook’ta açılacak olan sayfada yer alacak “aplikasyonlar” için ortalama 8-10 bin dolar ödeyeceksiniz, üstüne üstlük direk bağlantı kurduğunuz “liker”lardan en küçük bir sorunda azar işiteceksiniz, sizi anlamak mümkün değil.

Markalar, sosyal medyada var olmayı marifet sanıyorlar. Biz sosyal medyadayız. biz tüketici ve müşterilerimizle direk bağlantıdayız diyorlar. Peki, hiç düşündünüz mü müşteri hizmetlerini aradığınızda neden ulaşamıyorsunuz? saatlerce markayla bağlantı kurmak için bekletiliyorsunuz hala? sizi reklamlarla, “cingıllarla” sinir ediyorlar; fakat, sosyal medyada direk bağlantıdalar. neden? çünkü gerçek yaşamda sizi önemsemiyorlar, sanal yaşamda ise, göz boyuyorlar.

Deneyimli bir gazateci-yazar ve iletişimci der ki; “sosyal medya, geleneksel medyanın bir parçasıdır. yıllar geçtikçe yeni teknolojiler ortaya çıkacaktır. Çıkan her teknoloji için yeni bir şirket ve yeni bir ajans kurmak markalar için israftır. 70’li yıllarda yapılan halkla ilişkiler faaliyetleri, yazılı basınla sınırlı idi. Fakat, televizyonlar çıktığında ve yaygınlaştığında, Televizyon medya ajansları kurulmadı. peki eksiklik hissedildi mi?hayır. Aslında sosyal medya, geleneksel medya ilişkilerinde bir bölüm olarak değerlendirilmeli. TV, gazete ve derginin yanında sosyal medya olarak yer almalı. bunun için tonlarca para harcamak, israfın ötesine gidemez. Sosyal medyada hedef kitleye ulaşmak, binlerce bilgi ve enformasyonun yer aldığı yerde görüldüğü kadar kolay değildir. Sizi “like” eden bir kişi aslında takip değil, el alışkanlığından dolayı takip eder. “

Peki, markaların ve bireylerin internette güvenliği ne durumda?

Kolorado Üniversitesi’nden kirk Hallahan der ki, internette ve sosyal ağlarda oluşturduğunuz hesaplar, aslında somut varlığınıza giden bir yoldur. sosyal yaşamınızdan, internete döşediğiniz bu yoldan, istenmeyen sonuçlar çıkabilir. Bu hem bireysel kullanıcılar için, hem de markalar için büyük tehlike oluşturmaktadır. Normal yaşamda elinde silah olan terör örgütleri, aynı şekilde internette de mevcut. Siber saldırılar, hekırlar, tüm bilgilerinizi çalmak için elinde fare bekliyor aslında. sosyal ağlar da bu durum, rakipler tarafından oluşturulan saldırı timleri olarak ortaya çıkıyor. Çarşaf, çarşaf serdiğiniz bilgileriniz, resmi hesaplarınız, sokaklara saçılmış gibi internetin derinliklerine saçılıyor.