Ali Saydam’dan Mesaj Var

8
Halkla ilişkiler sektöründe uzun yılları geride bırakarak sayısız markaya iletişim danışmanlığı yapan sektör duayeni Ali Saydam, aradığı “insan kıymetini” bulamamış olacak ki, Linkedin’den ilginç ve farklı bir mesaj attı. Ali Saydam’ı anlatmaya gerek yok ama bakış açısı nedir diye sorarsanız, günümüz bilgi toplumunun iş dünyasında iş gücüne “insan kıymeti” demesi, onun hakkında fikir sahibi olunmasına katkı sunabilir.

Gelelim asıl konuya. Halkla ilişkiler sektörünün kanayan yaralarından biri haline gelen donanımlı iş gücüne ihtiyaç, ne iletişim fakültelerinden, ne de diğer alanlardan yeterince ve istenildiği gibi karşılanabiliyor. İyi bir PR profesyoneli yaratmak için en az 3-4 yıl emek vermek gerekiyor. Gündemi takip eden, toplumun değişen sosyolojik yapısına hakim, Google’ı yalnızca arama yapmak için kullanmayan ve medya kültürüne sahip bir PR’cı bulmak zor hale geldi.

Ali Saydam da bunun farkında olan insanlardan birisi. Dolayısıyla profesyonel iş ağı Linkedin’den “İnsan Kıymetleri Yöneticisi” başlığında bir mesaj gönderdi. Mesajda, daha önce gazetedeki köşesinde yazdığı bir yazı yer alıyor. Yazıda iş dünyasının insana verdiği değer ve tarihte insanın iş dünyasındaki konumu yer alıyor. Ali Saydam bu yazı üzerinden “İnsan Kıymetleri Yöneticisi” ricasını dostlarıyla paylaşmış. Yazıyı aşağıda bilginize sunuyorum. Okuduktan sonra ilginç ve güzel bir İK ilanı olduğunu anlayacaksınız.

Klişelerden uzak,  yok şu kadar deneyim, bu kadar eğitim, şu kadar bilgi, bu kadar beceri diye gitmiyor… Değer üzerinden duygusala yöneliyor. Güzel yöntem. Keşke tabuları yıksak, keşke kabukları kırsak…

Ali Saydam’ın linkedin’den gönderdiği mesaj, aynen yayımlıyorum;

Selam, 
Bir de Linked in’deki ‘çevreye’ danışmakta yarar olduğunu düşündüm. 
Aşağıda 18 Nisan’da gazetede yazdığım yazıdan bir not var. Bu noj çerçevesinde İK’ya yeni bir anlayış getirebileceğine inandığınız arkadaşları bana yönlendirebilseniz, ne iyi olur 🙂 
Saygı ve sevgiler. 
Ali Saydam 

“… İnsanın kaynak değil kıymet olduğuna ilişkin görüşlerimin ilk izlerini 14 yıl önce, Mart 1999’daki bir makalemde ve ilk kitabımızda bulmak mümkün. (Bkz. Algılama Yönetimi, 2005, S. 229) Konuya dair bir konferansın bilgilendirme dokümanları için hazırladığımız şu metin her şeyi özetliyor aslında: 
‘İnsan toplumunun üç evrimden geçtiği söylenir (Bkz. Toffler’lerin ‘Üç Dalga’sı): Tarım Toplumu, Sanayi Toplumu ve Bilgi Toplumu… 
Tarım Toplumu’nda insan bir meta olarak görülüyor; tedavüldeki diğer gayrimenkuller ve üretim araçları gibi alınıp satılıyorlardı. 
Sanayi Toplumu’nda ise insanı bu kez ‘kaynak’ olarak gördüler. Üretime sokulan, yararlanılan, artı (ya da katma) değer üretmesi özellikle istenen, tükenince de kaldırılıp bir köşeye atılan ‘kaynak’… Elektrik gibi, su gibi, enerji gibi, para gibi… 
Nasıl sanayi toplumu kendisinden önceki tüm paradigmaları değiştirdiyse, Bilgi Toplumu da benzer bir dönüşümü gerçekleştirmek, insana bakışını yenilemek durumunda idi… İnsan artık kaynak değil kıymetti… Sürekli gelişebilen, yenilenen ve üretimden düşse de sahip çıkılması gereken bir kıymet… İngilizce ifade ile daha rahat edenler için ‘source’ değil ‘asset’… 
Sürekli değişim içinde bulunan toplum dinamiklerinde artık, insana öncelik veren, yenilikçi – yaratıcı ürün ve hizmet modüllerini pazara sürebilen ve bütün bu işleri yönetip yürütebilecek insan kıymetlerine sahip olan kuruluşlar, sürdürülebilir bir varoluş nedeni ve rekabet gücü yakalayabilirler…

Fırındayım – Esentepe Rezaleti

cesit_lezzet_firindayim_h1315
Baştan söyleyeyim, hayvan gibi muamele görmek istiyorsanız, eski ismi Bulvar olan Fırındayım Esentepe restoranına gidin. Size mekana gelen dilenci muamelesi yapıyorlar. Kendi kendine senaryolar yazıp oynayan çalışanları ise Allah’a havale ediyorum.

Bugün sabah Fırındayım Esentepe (eski Bulvar) (restoran, fırın, büfe, çorba gibi bir yer) mekanında bir olay yaşadım. Vitrinin önüne gelip, merhaba deyip, bir porsiyon su böreği istedim. Orada çalışan hafif orta yaşlı beyaz saçlı adam böreği kutuya koyarken, kibarca “böreğin miktarını neye göre belirliyorsunuz?” diye sordum. Bu beyaz saçlı adam, “göz kararı belirliyoruz, tartarsam zararlı çıkarsın, en iyisi böyle” ifadelerini kullandı. Ben hiçbir şey demeden kasaya yöneldim ve bir porsiyon parası 4 TL ödedim. Böreği kasaya getiren ak saçlı adam, gidip böreği tartıp gelmiş, “bundan 5 TL alın” diye kasaya seslendi. Benden 1 TL daha aldılar. Ben de hiçbir şey demeden, böreği de almadan, restoranı terkettim. Çıkarken, “beyefendi, paketi unuttunuz” dedi. Ben de, “kalsın” dedim.

Şimdi size soruyorum sevgili Fırındayım,

Bir porsiyon su böreği 4 TL ise benden fazladan 1 TL daha niye aldınız?
Müşterilerinize “sen” diye hitap edip, kibarca sorulan soruya artniyetli cevaplar verip, zevk mi alıyorsunuz?
Müşteriye karşı “tartarsam zararlı çıkarsın” gibi aşağılayıcı ifadeler kullanmak hangi ahlaka uygun. alt tarafı bir börek. Kim neyden zarar edecek? Size mail attım, durumu belirttim, satın almadığım ürünün parasını neden geri ödemediniz?

Nerede müşteri memnuniyeti? benim sorunumu çözmek için özür dilemek yeterli mi sizce? İyi, ben de kendi müşterilerime böyle yapıyım, mağdur ediyim, sonra özür dilerim diyim.

İnsanlara karşı tutum ve davranışlarını ayarlayamayan adamları nasıl çalıştırıyorsunuz?
Güleryüzlü çalışanlarınız olması gerekirken, biz güleryüzlü olmak zorunda kalıyoruz.

Kasada duran hanımefendi, yoğunluk da olsa parayı alırken insanın yüzüne bakar, buyrun der, bir şey der… Her sabah buz gibi bir ifadesiyle ile hesap ödemeye de korkuyordum.

Çok ayıp çok.

Tüm ofis sizden alışveriş yapıyorduk sabahları. Artık sizden alışveriş yapmayacağız.

Bu konuyu da blog yazılarımda hep belirteceğim. Müşteri nasıl kaybedilir? İşte böyle.

Fırındayım Mekanı Esentepe Büyükdere caddesi üzerinde, Maya Center karşısında yer alıyor.

Elleri kavuşturup sunum yapmak çıplaklıktır

toplanti-sunum-teknikleri
Bugün ne öğrendim diye bir blog yazı dizisi mi yazmaya başlasam acaba?

Başla, başla. İyi olur. O günün öne çıkan haberlerini ve kendine çıkardığın notları insanlarla paylaş. Onlar da öğrenir. Sana dua eder. O zaman ilk yazı ile başlayalım.

Bugün Mutluluk üzerine çalışmalar yapan ve başta Türkiye’nin önde gelen holdingleri olmak üzere bir çok şirkere eğitim ve danışmanlıklar veren Mutluluk Koçu Ömür İlbaş’tan sunum teknikleri üzerine ilk eğitimi aldık. Ofis arkadaşlarımla birlikte verimli bir eğitim olduğunu düşünüyoruz.

Ömür Hanım, hayatın her anının bir sunum olduğunu, bakkala gittiğimizde ekmeğin yanmamışını isterken ki halimizin bile bir istek ve sunum içerdiğini belirtti. Haklıydı tabii. Sunumun nihai amacı ise ikna etmek.

İyi sunarsan, kolay ikna edersin. Kolay ikna edersen hedeflerine kolay varırsın. Bu kadar basit.

Peki sunum tekniklerinde nelere dikkat etmeli?

Bizim eğitimimizde Ömür Hanım, herkesin 5 dakika düşünüp, hayatını değiştiren bir anısını anlatmasını istedi. Herkes düşündü ve ilk ben olmak üzere anılarını anlattı. Anlatmak bir sunumdu. Kendinizi insanlara dinletmek en zor toplumsal iletişim unsurlarından biri. İyi anlatırsanız, dinleyiciler sıkılmaz.

Ben ayağa kalkıp anımı anlatırken, Ömür Hanım da bu anı kameraya çekti. Herkesin sunumunu kameraya aldık. Daha sonra kendimizi izleyip, sunum yaparken ne gibi hatalar yapıyorduk, onu anlayabilmek için.

Benim sunum yaparken veya bir şey anlatırken ellerimi önde kavuşturmam öne çıkan hataydı. Öğrendiğim şey, sunum yaparken elleri çok fazla önünüzde kavuşturup birleştirmemek lazım. Onun dışında mümkün olan kelimelerin el hareketleriyle desteklenmesi her daim dinleyicilere mesajı iletilmesini kolaylaştırır.

Diğer arkadaşlarda ortaya çıkan durumlar ise;

Sunum sırasında elleri buruna, kulağa ve saçlara çok fazla götürmemek lazım.

Elleri birbirine zincir gibi geçirip, sürekli parmaklarla oynamak da dinleyiciye farklı algılar yaratabilir.

Çok hızlı konuşup, makine gibi devam etmek de kötü etkilerden biri.

Dinleyicilerin hepsiyle göz teması kurmak lazım.

Sürekli sağa sola bakmak, volta atmak, sahneye arkanızı dönmek yanlış hareketlerden bazıları.

Demek oluyor ki bundan sonra sunum ve anlatılar sırasında bunları dikkate alacağız. Sizler de dikkate alın.

Ömür Hanım’a kendi adıma çok teşekkür ediyorum.

Onun da deyimiyle “sunum yaparken elleri kavuşturmak çıplaklıktır” dikkat edin.

sosyal medyayı bilmeyen “sosyal medya uzmanları”

Networking
Bugün Twitter “timeline”nımda “scroll” yaparken Kadir Has Üniversitesi Yeni Medya Bölümü Öğretim Görevlisi İsmail hocanın  (Hakkı Polat) bir tivitiyle karşılaştım. İsmail hoca tivitinde Ey yönetici, bir etkinlikte konuşurken sunumunu trend, rakam ve klişelerden ziyade insana dair gözlem ve öykülerle donat; Çünkü fark orada!” diyordu. Yazının çıkış noktası aslında bu tivit.

Tivite gelen yorumlar da manidar tabi;

@ogulcansakbulut: “ve mümkünse kendini övmekten ziyade işini anlat.

@ercumentb: “deneyim planlaması ve yönetimi de bu farkı yaratarak oluşuyor. Her sunum ayrı bir deneyim planlaması ve yönetimi bence!

@setsturan: “o dedigini yapabilmek icin rapor, sunum okumak disinda analist ve vizyoner de olmak lazim. cok sey istiyorsun garibanlardan; )”

İsmail hocanın dikkat çektiği konu önemliydi. Yöneticilerin sosyal medyayı anlamadan anlatmaya çalışması, kendilerini sunum sırasında gülünç duruma düşürüyordu.

Benim dikkat çekmek istediğim konu ise, ortalıkta sosyal medyayı anlatan yüzlerce sosyal medya uzmanı olması. Her yerde bir sosyal medya eğitimi ve etkinliği. Her yerde sosyal medya uzmanı olmuş insanlar ve yeni medyayı anlatıyor. Kardeşim, sen ne zaman uzman oldun, ne zaman araştırma yaptın, ne zaman kavradın bu medyayı. Bir blog kurmuş, üç haber yayımlamış, etkinliklerde bunu anlatıp duruyorlar.

Facebook kaç kişi oldu?

Günde kaç tane tivit atıldı?

İnsanlar neyi beğeniyor?

Kimler sosyal medyayı ne için kullanıyor?

Kardeşim, sosyal medya sunumlarında bunu anlatmak artık eskidi. İsmail hocanın dediği gibi “gözlem ve öykü” üzerinden yeni medyaya yaklaş. Kesin ifadelerden kaçın.

Sosyal medya, kuralları olmayan bir mecra. Dolayısıyla genel kabul gören davranışlar henüz oluşmadı. Sosyal medya uzmanı olarak ortalıkta dolaşıp, herhangi bir araştırma ve inceleme yapmadan, geleceğe yönelik tahminler yapmayın. Mashable’dan iki haber okuyup, sunum hazırlayıp, etkinliklerde kendinize “guru” muamelesi de yapmayın.

Üniversitelerin eğitim merkezleri de sosyal medya eğitimi vermeye başladı. Bilgisayar kullanmayı bilmeyen akademisyenler sosyal medya eğitimini nasıl verecek merak ediyorum. Mail atmayı yeni öğrenen hocaların, sosyal medya eğitimi vermeye kalkması da gülünç .

Sosyal medyaya ilgi duyan insanlar sosyal medya ile ilgili eğitim programlarına başvururken, eğitimcinin konu hakkındaki geçmişine bakarsa iyi olur. Sosyal medya etkinliklerine parayla satın aldığı “follower” sayesinde fenomen olmuş sosyal medya uzmanları katılıyor, dikkatli olun. Twitter’da 10 bin takipçiye sahip adamlar uzman olup eğitimler veriyor. almayın.

Sosyal medya son zamanlarda o kadar kullanılmaya başlandı ki, sanki itibarını yitirmiş gibi. Ne akademik bir geçmiş, ne bir araştırma ve inceleme var. ağızda sakız oldu.