#sosyalmedya “Hiç gülmesek bile en etkili gülme ikonunu kullanıyor, sahte imaj yaratıyoruz”

otobüste telefon kullanımı

Sosyal medya hayatımıza öyle bir giriş yaptı ki, 9 yıl gibi kısa bir zamanda milyonlarca insanın günde ortalama bir kaç saatini alır oldu. Peki sosyal medya hayatımıza, tutum ve davranışlarımıza biz istemeden nasıl etki yapıyor? ben kısaca özetlemeye çalışacağım;

1 – Sosyal medya ile artık günlük ihtiyaçlarımızı belirlerken bile iç içeyiz. Bir yerde yemek yemek istediğimizde bile mekanın Check-in için gözde bir yer olmasına dikkat ediyoruz.

2 – Tatillerimizde tatil yapmaktan çok sosyal medya ile ilgileniyor, tatilimizin her ayrıntısını başta Facebook olmak üzere, Twitter, Instagram ve diğer paylaşım ortamlarında gün gün saat saat aktarıyoruz. Tatillerimizi belirlerken en çok check-in yapılan mekanları tercih ediyoruz. Her an online yaşamdayız. Her an tatilde sosyal medyanın tadını çıkarıyoruz. Herşey dahil bir otelden hiç çıkmadan bir hafta tatil yapıp 7 gün boyunca sabahları check-in yapmanın mantığı gösterişten ibarettir aslında.

3 – Tamamen paylaşım ve gösterme kültürü meydana getirdik. Kendimizi servis edip beğeni alma ve sanal bir kimlik inşaa etmeye uğraşıyoruz. Fotoğraflarımız, iletilerimiz hep olmak isteyip de olamadığımız profillerden izler taşıyor. Gerçek yaşamda farklı, sanal yaşamda farklı bulunuyoruz.

4 – Başkalarının gönderilerini sahiplenip takipçileri etkilemek istiyoruz. kimi zaman şair oluyoruz, kimi zaman politikacı, kimi zamanda sanatçı. Ama hiç kendimiz olamıyoruz. Hep başkaları rolünde farklı bir kişi oluyoruz.

5 -İçimize kapanıyor, sahte ikonlarla sahte imajlar oluşturuyoruz. Günlük yaşamda bir kere bile günaydın demediğimiz insanlarla sosyal medyada kahkahalar atıyoruz. Hiç gülmesek bile en etkili gülme ikonunu kullanıyoruz ve Mevlana’ya ters düşüyoruz (ya olduğun gibi….yada…).

6 – Takipçi sayıları ve online çevresi fazla olana çok saygı gösteriyoruz, önünde eğiliyoruz, ona üstünlük anlamları yüklüyoruz, az olan ama değerli olanları ise bir kenara atıyoruz.

7 – Paylaşacak bir şey bulamadığımızda haftada bir kaç kez tüm sosyal ağlardaki profil fotoğraflarımızı değiştiriyor ve dikkat çekmeye devam ediyoruz.

8 – Eksik olduğumuz yanlarımızla ilgili paylaşımlar yapıyor, o eksiklikleri gidermek yerine gidermiş paylaşımları yapıyoruz.

9 – Özgüvenli görünmek çabasıyla tüm özgüvensizliğimizi ortaya çıkarıyor, sık sık farklı yazılar eşliğinde aynı fotoğraflarla paylaşımlar yapıyoruz.

10 – Bir mekana gittiğimizde oturup sohbet etmek yerine yine akıllı telefonlarımıza sarılıyor ve oradan sohbet ediyoruz. Çaylar ve kahveler soğuyor, şikayetler ediliyor, vakit kaybediyoruz.

11 – sosyal medyada yeni kelimeler kullanarak gerçek kelimeler ve yüklediğimiz anlamları yozlaştırıyoruz. Harfleri kısaltarak tasarruf yaptığımızı zannediyoruz ama aynı zamanda duygulardan da tasarruf yaptığımızı göremiyoruz.

12 – Sürekli selfie çekerek kendimizi paylaşıyoruz. Aynada kendine bakıp sürekli güzelim ben ya diyen çirkin cadı gibi. Sosyal medyada paralıyoruz.

13 – Her gördüğümüz aksaklığı düzeltmek yerine sosyal medyada paylaşıp eleştiriyor, düzelmesi için hiçbir şey yapmıyoruz.

14 – Örneğin sokakta engellilerin geçişini engelleyen bir şey için, hemen fotoğraflayıp yayınlıyor ve duyurmaya çalışıyoruz. gidip yerel yönetimlere resmi şikayet etmiyoruz.

15 – Son olarak eleştiren ama düzeltmeyen, paylaşan ama üretmeyen, tüketen ama kazanmayan bir bireye dönüşüyor ve toplumsal gelişmeyi sağlayamıyoruz.

16 – Sosyal medyanın zorunlu olduğunu düşünüyor, vaktimizin tümünü gereksiz bilgileri depolamakla geçiriyoruz. Boş yere beynimizi yoruyor, hafızamızı terletiyoruz.

PR’cının ‘Müşteri Tarafı’ ile bitmeyen imtihanı

PR'cı müşteri tarafıTürkçe’de çok güzel atasözleri vardır; mesela, ‘bin dereden su getirmek’, ona laf anlatmak, deveye hendek atlatmaktan zor’, eşeği suya götürür, susuz getirir’, ‘eşeğe altın semer vursan eşek yine….’ neyse bu son atasözü biraz alakasız oldu. Konuya giriş anlamında aslında PR’cının müşteri tarafıyla durumunu özetler nitelikte bir önceki atasözleri. Çünkü hiçbir zaman bir iş, müşteri tarafıyla bir tek maille veya telefon görüşmesiyle sonuca ulaşamaz. İki ile de ulaşamaz, üç ile de ulaşamaz. İlla 40 mail, 32 telefon görüşmesi gerçekleşmesi gerekir. PR’cı müşteri tarafına derdini anlatmak için 45 farklı bakış açısıyla yöntem dener, müşteri tarafı ise tek bir bakış açısıyla anlamadım der. Sorun ‘anlamadım’ demesinde değildir, danışman sıfatıyla danışmanlık veren PR’cının önerilerini görmezden gelip, bilmediği konuda kendi önerilerini PR’cıya zorla benimsetmek istemesindedir. Bir haberin çıkıp çıkmayacağını, bir bültenin yayımlanıp yayımlanmayacağını, nerede ne kadar çıkacağını PR’cı az çok bilir. Hangi gazetecinin neyi ne zaman yayımlayacağını, neye sıcak baktığını tahmin eder, oysa ‘müşteri tarafı’ dediğimiz o pazarlama sorumluları varya hani, günde 432 kez görüştüğümüz ve her mailden sonra içimizden “yemin ediyorum gerizekalı” dediğimiz dostlarımız, sizin bu ‘know-how’ınızı kıçına sallar. sorun tamamen buradan kaynaklanır.

Sizin özenle hazırladığınız basın bültenini alır, reklam metnine çevirir, ‘bu haliyle paylaşalım cnm’ der, işte o zaman tepeniz atar. Sizin hazırlayıp onay aldığınız bülten, bir anda onun hazırladığı ve sizden onay aldığı reklam metnine döner. Bazen kim PR’cı, kim ‘müşteri tarafı’ saman çöpü gibi birbirine girer. İletişim planı içerisinde önerdiğiniz ve markaya değer katacak bir çok uygulamayı görmezden gelir, sonra ‘şunu yapalım mı’ diye sorar. Yılbaşında önerdiğiniz bir projeyi beğenmez, yıl sonuna doğru aynı projeyi haydi yapalım diye ortaya çıkar, bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu. Bir basın bültenine onay verir, bülten servis edilir, ‘cnm bülteni onay için atarmsn’ diye mail gönderir. Siz danışman bir iş ortağı ile mi çalışıyorsunuz yoksa şirketin temizlik işlerine bakan İSG ile mi?

PR’cıların Twitter’da dert yandığı en önemli konulardan biridir bu; müşteriyle mailleşmekten iş yapamıyorum. hiç üzülmeyin, sorun sizde değil, sizi doğru konumlandıramamış müşterilerdedir. Sizi bir iş ortağı, bir paydaş gibi görmemesindedir. Size yeterince değer vermemesindedir. Hele de ajansla iletişimi sağlayan o ‘müşteri tarafı’ PR’dan o tarafa geçtiyse yandınız. Her şeyi ben bilirim, öyle değil böyle yazılır, bir afra tafra, bir havalar… Geçmeseydin… madem o kadar biliyordun, ajansta kalsaydın.

Velhasıl, ajanslarda görev yapan PR’cı dostlarım, ‘müşteri tarafı’ hiçbir zaman bir şeyi bir kerede anlamaz. Anlayan varsa o müşteriyi gizli tutun, çok şanslısınız, elinizden almasınlar. Genel olarak biz çok sıkıntı çekiyoruz, bir çok insan da bu dertten muzdarip. ‘Bu nasıl çözülür?’ diye sorarsanız, PR’cılar olarak biz önerilerimizi ve danışmanlığımızı layıkıyla yerine getirelim, kurumun marka değerini yükseltmek için en doğru kararları en stratejik biçimde oluşturalım, varsın ‘müşteri tarafı’ kabul etmesin veya anlamasın. Biz aldığımız paranın hakkını verelim.

Sağlıcakla