PR Ajanslarının Müşterilerden Gördüğü 10 Büyük Zulüm

PR

PR ajanslarının müşterileri için yapmadığı veya yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Hiç değilse müşteriler, ajansları öyle görür. Bilmedikleri, yapamadıkları ne varsa, ajansa gönderirler ve bir an önce bitmesini beklerler.

1 – Müşteriler ajansları 7 gün, 24 saat açık zanneder ve gecenin bir yarısı anlamsız biçimde mail atıp, bülten yazılmasını ister. PR’cı ise “sanırım bu müşteri, gazeteyi bizim zannediyor” diye aklından geçirdikten sonra o meşhur cümleyi söyler “lanet müşteri, gece 3’te mail atıp arıyor, sanki cevap vericem”

2 – Müşteriler, sözleşmeyi imzaladıktan sonra ajansı satın aldığını zanneder  ve şahsi tatilini ajansın rezerve edeceğini düşünür. Öyle ki, ajansı arayıp tatili için bir otel bakmasını ve uygun olan 3 otelden teklif almasını söyler. Şaşırdınız dimi, şaşırmayın, gözlerimle gördüm.

3 – Müşterilerin PR’dan anladığı yalnızca gazetede haber olmaktır. Durum burada ikiye ayrılıyor. Bir, gazetede haber olmak, iki, Hürriyet’te haber olmak. Müşteriler genellikle çapını bilmeden Hürriyet’te haber olmayı arzular. Bazı müşterilerin gece rüyalarına kadar giriyormuş Hürriyet. Mesela manşetlerde kendilerini görüyorlarmış, bu durumun bir işaret olduğunu da ajansa mail atıyorlarmış. Hürriyet efsanesi tüm ajanslarda aynıdır. Müşteri toplantıda yavaşça sokulur ve kulağa fısıldar, “Hürriyet ne oldu”. PR’cı cevap verir, “aynı yerinde duruyor, Bağcılar’da, bi gün gezmeye gidelim”.

4 – Müşteriler basınla röportajlarda genellikle kendi istedikleri soruların kendilerine sorulmasını ister. Bildiği cevaplara kendince soru sordurmak ister. Bu durum gazetecinin nefret ettiği bir şeydir. Arada kalan yine PR’cı olur. Soramam dese, müşteri kızacak. Gazeteciye söylese, ukalalık olacak. röportajı terk edecek. PR’cının en çok sorun yaşadığı durumlardan biridir.

5 – Müşterilerin röportajlardan sonra bir de yayımlanmadan önce görme isteği vardır. Aşeren kadınlar gibi o röportajın son halini görmek ister. Arar ajansı, “gazeteciye söyler misiniz, yayımlanmadan önce göndersin”. İşte bu durum PR’cıyı ve gazeteciyi Taksim’de biber gazı yemiş gibi yapar.

6 – Müşterilerin PR’dan anladığı tek şey, haber olmaktır. Aklına ne gelirse ararlar ajansı, bir cümle söyler ve senden basın bülteni yazmanı bekler. O cümleyle bir sayfa basın bülteni yazar PR’cı, sonra revize edilir.

7 – PR’cıların nefret ettiği bir diğer durum ise müşterinin, basın bülteninin reklam metinleri gibi olmasını istemesi. Haber değil, reklam metni yazmamızı ister. Siz bu yayımlanmaz dedikçe, o ısrar eder.

8 – Müşteriler genellikle sizden habersiz gazetecileri arar, kendinden bahseder, sizin bilmediğiniz yeni ve haber niteliği taşıyan bilgileri onlara verir. Sonra sizi arar, “ben ahmet bey ile görüştüm, kendimden bahsettim, haberiniz olsun diye.” O güne kadar yaptığınız tüm medya ilişkileri uğraşısı boşa gitmiş olur.

9 – Müşterilerin zulümlerinden biri de, sizin yayınlanmayacağını üstüne basa basa söylediğiniz halde basın bülteni yazdırıp servis ettirmesi. Yayımlanmayınca, “niye çıkmadı” diye de size sorması.

10 – Geldik bombaya. Sabah ajansa gittiğinizde gazetelere göz gezdirirsiniz ve müşterinizin piyasaya sürmeye hazırlandığı ve sizin lansmanı için binbir zahmet çektiğiniz ürününün haberini görürsünüz, şok halini alırsınız. Müşteriye haberi gönderdiğinizde ise acı gerçek ortaya çıkar. Müşteri soğukkanlılıkla “aaa, ahmet arkadaşım, ben bahsettim ona. Yazmış mı” yok yazmamış, haberi de biz fotoşopladık, sizinle alay ediyoruz.

Durum PR’cılar için gerçekten sinir bozucu. Ne kadar da eğlenceli olsa da bazen müşteriler, PR’cıları çileden çıkarıyor.

Eklemek istedikleriniz bekliyorum. ali@alyldrm.com @aliyildirimy

Kurum Kimliği ve Marka Bağlılığı İlişkisi

Son zamanlarda sıkça karşılaşır olduğum kurumların kimlik çalışmaları ve sosyal medyadan aldığım çeşitli mesajlarda kurumun kimliğini yansıtan kalem, poşet, ajanda ve not defteri gibi küçük görünen detayların aslında marka bağlılığı oluşturmada çok önemli olduğunu fark ettim.

Bir örnekle başlarsak BİM marketler zincirinin yıllardır değişmeyen ve tüketici algısına yerleşmiş poşeti bir fenomen haline gelmiş bulunmakta. Paris’e seyahate giden bir vatandaşın Eyfel kulesi önünde BİM poşetiyle çekilmiş fotoğrafı yüzlerce kez sosyal paylaşım mecralarında paylaşıldı. Bir anlamda marka ile tüketici arasında sıcak ilişki meydana getiriyor. BİM’in muhafazakar algısının yanında kurum kimliğiyle meydana getirdiği algı tüm tüketicilere erişmesine imkan tanıyor. Poşet, not defteri, ajanda, kalem gibi marka kimliğini taşıyan aksesuarlar yaygınlaştıkça marka algısı da yaygınlaşıyor. BİM poşeti de yaygınlığıyla bu duruma bir örnek. Aynı zamanda reklam ve diğer iletişim çalışmaları bütçesi olmayan daha küçük KOBİ niteliğinde işletmeler için bu gibi çalışmalar gerçekten önem taşıyor. Poşetleriyle, ajandalarıyla, kalemleriyle marka algısını güçlendirebilirler. Yine BİM’den örnek verecek olursak; BİM’in Dost yoğurdunun reklamlarını veya ilanlarını pek görmeyiz, fakat yoğurt kabının saksı ve benzeri alanlarda kullanıldığını görürüz. İster istemez markaya maruz kalır, zihnimize yerleştiririz.

Pariste-bim-açılmış

Kurum kimliği ve marka bağlılığı arasındaki bir başka ilişki de kurumların kimlik çalışmalarına yeterince önem vermeyerek ortaya çıkardığı algıdır. Twitter’da bir tweet’te kalemleri masaya, sehpaya veya gişeye bağlayan bankalar üzerine bir eleştiri vardır. Kalemini bağlayan kurumlar aslında o kalemi elinde unutup giden tüketicinin ulaşacağı kişi sayısından da mahrum kalabiliyor. Müşterisi olmayan tüketicilere doğrudan ulaşma imkanını elden kaçırıyor. Bir kalem bir logo demek, bir kalem, kurumun mevcudiyetini ispatlayan bir temsilci demek.

Google’ın staj yapan bir çocuğa verdiği promosyonlar, kurumun doğrudan samimi bir ilişkiyle bir çok kişiye ulaşacağını garanti etmektedir. Outdoor reklamlarla kaç kişiye ne ölçüde ulaşacağının garantisi olmayan markalar, bu gibi promosyonlarla tüketiciler arasında diyalog konusu olacak kadar etkili olmaktadır.

Google promosyon

Günümüzde artan rekabet koşulları artık markaları daha fazla reklama yönlendirmektedir. Hemen her gün adım attığımız her yerde bir reklama maruz kalarak “marka karmaşası” içerisine girmekteyiz. Dolayısıyla yüzlerce reklam içerisinde artık farklılaşmak neredeyse imkansız hale geldi. Kurum kimliğini kullanarak yapılan marka algısı güçlendirme çalışmaları ise günümüzde geçerli olan ve daha da önemli hale gelecek bir uygulama. Bu uygulamaları deneyime dayalı, tüketicilerle sıcak ve doğrudan ilişki içerisinde yürütmek etki açısından daha kuvvetlidir.

Son olarak eklemek gerekirse, kurum kimliğinin marka bağlılığına kattığı değer, etkisinin ve değerinin ölçülmesi zor olan outdoor reklamları, internet reklamları, bannerlar ve geleneksel reklamcılıktan çok daha etkili olduğu muhakkaktır. Önümüzdeki yıllarda reklamcılık alanı daralacak ve tüketicinin işine yarayan ve kurum kimliğini temsil eden araçların ön plana çıkacağı da bir gerçektir. Markalar kurum kimliğini iyi belirlemeli ve her yönden kurumsal bir imaj ortaya çıkarmalıdır.