İletişimde başarılı olmanın temel prensipleri nelerdir?

 

İletişim denince akla genelde bir ileti göndermek gelir. Halk içerisinde iletişim nedir diye sorarsanız sığ ve dar kapsamlı cevaplar alabilirsiniz. Ben sorduğumda, “iki insanın konuşması”, “sohbet etmek” gibi cevaplar aldım. Oysa ki iletişim daha farklı bir kavramdır. İletişim öncelikle iki nokta arasında karşılıklı bilgi, duygu, düşünce ve ileti alışverişidir. Alışveriş yeterli olmamakla birlikte doğru araç ve yöntemle gönderilmesi gereken iletiler, doğru anlaşılmadan da cevap verilmesi, iletişimin başarısız bir süreç olmasına neden olabilmektedir. Bu yüzden her iki noktanın da kültürel, sosyal, ekonomik ve psikolojik durumu, iletişimin başarılı gerçekleşebilmesi için bilinmesi ve anlaşılması gereken temel unsurlardır. Çünkü bir kaynak iletiyi kodlarken, karşısında yer alan alıcının halet-i ruhiyesine ve kültürüne göre kodlamalıdır. Aksi takdirde ileti karşı taraftan anlaşılmaz ya da az anlaşılır. Dolayısıyla iletişimin gerçekleşmesi ve sürecin başarılı olması kolay değildir.

Buradan hareketle iletişimin yeniden bir tanımını yapmak gerekirse, bir kaynağın belirli bir araç yardımıyla alıcının kültürel, sosyal, ekonomik ve psikolojik durumunu dikkate alarak kodladığı iletileri göndermesi; alıcının da aynı şekilde kaynağın durumuna göre iletileri anlamlandırıp bir karşılık verdiği sürece iletişim denir. İletişim kavramının içerisinde yer alan “ş” harfi de zaten karşılıklı anlamına gönderme yapmaktadır. Günümüzde “ş” harfi kullanılarak yeni kavramlar türetilmiştir. Yönetişim, bilişim, etkileşim de bunlara örnektir. Akademik olarak açıkladıktan sonra biraz da günlük yaşamda nasıl ortaya çıkıyor yazmak gerek.

Asıl soruya geldiğimizde iletişimde başarılı olmanın temel prensipleri nelerdir? Aslında bu tamamen bireyin kişisel yeteneklerini nasıl geliştirdiğiyle alakalıdır. Hangi yönlerini kuvvetlendirdiği, iletişimde önemlidir.

İletişimde başarılı olmak için;

Bildiğiniz her doğruyu, yeri geldiğinde bile olsa her zaman söylememelisiniz.

Her doğru, her zaman doğru değildir. Yer ve zaman, doğrunun anahtarıdır.

İletişim kurduğunuz bireyleri ikna etmek için yola çıkmayın, onları dinlemek ve sorularla onun cevaplarını almak için iletişim kurun.

Hiçbir insan kendisini ikna etmeye çalışan insandan pozitif enerji almaz.

Karşınızdaki insana çok soru sorun, az cevap verin. Onu dinlediğinizi göstermek her zaman daha doğrudur.

İletişimde ikna, dinlemektir.

Saatlerce konuşup iknaya uğraşmak gerçekten ikna etmek değildir.

Eğer siz karşınızdaki insandan saatlerce konuşup evet cevabını alsanız da onun kalbini gerçekten ikna etmiş sayılmazsınız.

Yapılması gereken insanın karşısındakini rahat bırakıp kendi kendisini ikna etmesini sağlamaktır.

İletişim temeli iknaya dayandığı için iknayı yazarak yola çıkıyorum. Reklam, pazarlama, halkla ilişkiler gibi tüm iletişim disiplinlerinde amaç ürün ve hizmetin hedef kitle tarafından beğenilmesi, benimsenmesi ve kullandırılmasıdır. Dolayısıyla ikna, iletişimin temel kavramlarındandır. Buradan her iletişim ikna içerir anlaşılmamalıdır. İkna iletişimin sadece bir boyutudur.

İletişimde bir başka başarı faktörü de güzel bir “merhaba” diyebilmektir. Çünkü insanlar ilk tanıştığında birbirlerine verdikleri ilk 5 saniyelik izlenim, onlar hakkında kuracağı ilişkinin yüzde 70’ini oluştururmuş. Yani ilk 5 saniyede insanlara nasıl bir insan olduğumuzu anlatabilmek için iyi bir selam verebilmeliyiz.

Bu selam sert bir el sıkma olabilir, güler yüzlü merhaba olabilir, göz teması ve mahremiyet alanına dikkat ederek dik bir oturuşla tüm bedeninizi karşınızdaki insana çevirerek iyi bir dinleyici olabilmek olur… Çok sırıtmayan, marka logoları olmayan zarif bir elbise olabilir… Bütün bunlar ilk buluşma için gerçekten çok önemli davranışlardır. Doğru iletişim kurmak için gerçekten eğitim gereklidir. İletişim, öğrenmeye yürütülen bir bilimdir.

Sonuç olarak iletişim kurabilmek için iletinin ne olduğu, nasıl ileti yaratılacağı, nasıl gönderileceği, hangi araçların kullanılacağı önemli ayrıntılardır. Bir görüşmede takılan kravat bile bir iletidir ve karşı tarafa gizli anlamlar iletebilir. O yüzden iletişim öğrenilmelidir.

Markalarda “Hikaye İletişimi”

“Hikaye İletişimi” benim kendi oluşturduğum bir kavram aslında. Google’dan biraz araştırmama rağmen daha önce kimse kullanmamış. Hikaye iletişimini kavramsal bir çerçeveye oturtmak gerekir. Hikaye dediğimiz zaman kısaca ilkokulda öğrendiğimiz tanım aklımıza gelir; gerçek ya da gerçeğe yakın olayların anlatıldığı kısa yazılardır. Hikayenin bir diğer ismi de öyküdür.

Hikaye, kısa oluşu, yalın bir olay örgüsüne sahip olması, genellikle önemli bir olay ya da sahne aracılığıyla tek ve yoğun bir etki uyandırması ve az sayıda karaktere yer vermesiyle roman ve diğer anlatı türlerinden ayrılır (Wikipedia).

Eski Yunan’daki fabl ve kısa romanlar, Binbir Gece Masalları öykünün habercileridir. Ama öykü ancak 19. yüzyılda romantizm ve gerçekçilik akımlarının etkisiyle psikolojik ve metafizik sorunları masalsı bir anlatımla yansıtmaya başladı (Wikipedia).

Rusya’da Gogol, Dostoyevski, Turgenyev ve Çehov’un öyküleri, öykü türünün edebi eserler arasında sağlam bir yere oturmasına büyük katkı sağlamıştır. Bilinen ilk öykü örneği ise İtalyan yazar Giovanni Boccaccio’nun Decameron adlı eseridir. (Wikipedia).

Türkiye’de öykü ya da hikâye kavramı diğer yeni türler gibi Tanzimat’tan sonra edebiyata girmiştir. Hikayenin Türkiye’deki ilk gerçek temsilcisi olarak Ömer Seyfettin’i görmek mümkündür. Falaka, Başını Vermeyen Şehit, Pe’de hikâyeciliğin gelişmesine çok büyük katkı sağlamıştır. Ayrıca Sait Faik Abasıyanık da Türk öykücülüğünün önemli temsilcilerinden biridir. Toplumun problemlerine değil bireyin toplum içindeki sorunlarına yönelen yazar, öykülerinde çoğunlukla kendisinden yola çıkıp bireyler hakkında yazarak insan gerçeğini anlamaya çalıştı. Çoğunlukla şehirli alt sınıfın hayatını yazan Abasıyanık, balıkçı, işsiz, kıraathane sahibi gibi karakterleri anlattı. İnsanların yaşama biçimlerini, isteklerini, tasalarını, korkularını ve sevinçlerini irdeleyerek, toplum meselelerinden çok “insanı ele alan sanatçılar” sınıfında yer aldı (Wikipedia).

Dolasıyla hikaye iletişimi dendiği zaman mizahi, ilgi çekici ve merak uyandırıcı olay örgüsüyle oluşturulan hikayeler ile ürün ve hizmetlerin hedef kitlenin beğenisine sunulması anlaşılmalıdır. Markalar için de öyküye dayalı iletişim çalışmaları hedef kitlelerin ilgisini çekecektir. Ürünün ve markanın hikayesinin olması, öyküleyerek anlatılması, tüketicide duygusal bir bağ oluşturacaktır. Bu duygusal bağı oluşturmak için ne yapılmalı sorusu önemlidir burada.

İnsan doğası gereği duygularla anlaşır. Zihinsel olarak belli bir miktarda karar verse de, genelde duygularıyla hareket eder. Ürün ve hizmetin faydasını düşünürken marka ile duygusal bağ kurar. Tüketici güvendiği markaya para öder. Güven oluşturmak da bir başka markadan üstünlüğü vurgulayarak değil, duygusal bağlarla mümkündür.

Kevin Roberts, Lovemarks kavramını ilk ortaya attığında “Parayla aşk satın alamazsınız ama aşk size para kazandırabilir.” demişti. Mark Gobe “Bir marka ne kadar çok duyuya hitap ediyor, duyular arasındaki ilişkiyi ne denli güçlü kullanıyorsa başarı şansı da o kadar yüksek olur.” demişti. Gerald Zaltman, zihnimizin somut “verilerden” öte metaforlarla çalıştığını, basit bir metaforun bizi çok derindeki duygularımıza götürebileceğini anlatmıştı. Pine ve Gillmore hafızalardan silinemeyecek kadar güzel ve unutulmaz bir deneyimin tasarlamanın marka için stratejik öneminin altını çizmişti (Temelaksoy.com).

Hikaye;  ürün ve hizmetin varoluş amacı, insanlara faydası, üretim biçimi, şekli ve tasarımı gibi ayrıntılar kullanılarak oluşturabilir. Bir çikolata üreticisiyseniz kakao yağını aldığınız Afrika veya Latin Amerika ülkesinde bunu üreten köylülerin nasıl bir ortamda ürettiğini, o köylülerle kısa kısa sohbetler yapıp bunu tüketiciye ulaştırarak bir bağ yakalanabilir. Hikaye oluşturmayı tamamen ürün ve hizmetin karakterine göre formüle etmek gerekir. İnsanların karakteri olduğu gibi, ürün ve hizmetlere de karakter yükleyerek onları da canlı bir organizmaya dönüştürmek, marka açısından uzun dönemli bir farkındalığın ilk adımı olur.

Marka öyküleri iyi anlatıldığında, markanın “Biz kimiz?” ve “Ne için mücadele ediyoruz?” sorularına en güçlü, en akılda kalıcı ve insanlarla güçlü bağlar kuran cevapları verirler. Markanın değerleri, vizyonu ve kültürü hikâyeleştirildiğinde marka insanlarla sadece bağ kurmakla kalmaz, aynı zamanda dilden dile de aktarılmaya başlar (Temelaksoy.com).

Birçok markayı logo hikayesi, fabrika hikayesi, isim hikayesi gibi hikayelerle hatırlar ve konuşuruz. Aklımıza kazanmıştır. Çünkü çok iyi formüle edilmiştir. Çünkü tüm olay örgüsü bizimle duygusal bağ kurmak adına yaratılmıştır.

Bir örnekle kapatırsak bu yazıyı çok daha anlaşılır olacaktır. “Boyner Grubu’na ait olan Beymen markasının isminin geçmişi de ilginç: Erkek giyimi üzerine bir üretim ve mağazacılık yapma kararı verildiğinde konu ile ilgili toplantıya katılanların hepsi erkek yani ‘bey’ imiş. Hem de marka o dönemde sadece erkekleri düşünerek konumlandırılıyor. Bir de global bir hüviyet kazandırmak için İngilizce adam anlamına gelen ‘men’ kelimesi ile birleştirilerek Beymen markası ortaya çıkıyor. Beymen bugün hem erkeklere hem de bayanlara hitap eden ve hedef kitle olarak üst gelir grubunu belirlemiş Türkiye’nin önde gelen bir hazır giyim markası.”

Beymen ortaya çıkarken erkeklere hitap eden bir marka olabilir, ismini “bey” diye de koyabilir ama bunu hikayeleştirerek anlatabilmek, markaya karşı olumlu tepkiler oluşturur. Beymen de bunu toplantı gibi olay örgüsüyle anlatmayı tercih etmiş. Bu ve buna benzer çok marka hikayesi duyarsınız.

Kaynak:

Wikipedia.com.

En İyi Marka İletişimi Öykü Anlatarak Yapılır

Halkla “ilişki” kurmak

Nedir bu halkla ilişkiler? Halka temas etmek midir? Onlarla iyi geçinmek midir? Cinsel münasebet midir? tensel midir? Soyut mudur? ilişki kelimesi yüz yüze iletişimi mi ifade etmektedir? Yoksa uzaktan da olsa olur mu? gelin birlikte bakalım.

Üniversite tercih döneminde üniversite içerisinde kurulan tercih merkezinde iletişim fakültesinde yer alan bölümlerle ilgili gelen öğrenci adaylarına bilgi verirken, halkla ilişkiler mesleğine dair de çeşitli sorular sordum. Yanıt alamasam da, elimden geldiğince mesleğe dair hem öğrenci adaylarına, hem de ailelere bilgi vermeye çalıştım. Halkla ilişkiler için gelen adayların iletişimci olup olamayacağı aslında kendini belli ediyor. Öğrenci adayı iletişim fakültesini görüyor, ailesiyle geliyor ve ailesi selam verip hep birlikte koltuğa oturuyorlar. Okulu okuyacak olan öğrenci ama bölümle ilgili bilgi almak isteyen aileler oluyor. Birçok öğrenci soru dahi sormuyor. Öğrencinin bölümlere dair bir tane fikri yok. Aileler ise isminden dolayı önyargıyla yaklaştıkları halkla ilişkiler mesleğine karşı çekingenler. Onların ideali hep avukatlık, mühendislik ve öğretmenlikti. Zamanı yakalayamadıkları için bu meslekleri bilemiyorlar. Varsa yoksa devlette çalışmak…memur olmak…

Neyse biz dönelim öğrencilere. Öğrencilere halkla ilişkiler mesleğiyle ilgili bilgi vermeden önce onların soru sorması gerektiğinden bahsettim, eğer iletişimci olmak istiyorsanız soru sorun, meraklı olun, her kapıyı çalın, çekinmeyin ve cesaretli olun. Bu mesleğin doğası sürekli iletişimi gerektirir. Sokak jargonuyla söylersek, “fırlama” olmadan bu mesleği icra etmek açıkçası zor olmakta.

Bir başka konu da halkla ilişkiler mesleğinin belli bir kültürel birim gerektirdiği. Eğer bu alanda çalışmalar yürütülecekse, halkla ilişkiler başvurduğu çeşitli disiplinlere dair de icra edenin fikir sahibi olması gerekir. Biraz tarih, edebiyat, biraz sanat ve siyaset, biraz felsefe ve sosyoloji bilmek, bu mesleği icra etmede elzem alanlardır. Çünkü bu meslek, o alanların da gelişiminde önemlidir.

Sektör olarak bakıldığında halkla ilişkilerin gerektirdiği bir başka birikim ise ekonomi ve finanstır. Yapılan faaliyetlerin kuruma katacağı fayda, bu faaliyetlerin kuruma getireceği zarar, bütçe hesaplamaları, ülke ekonomisinin durumunu iyi tahlil edip iletişim planlarını ona göre revize etmek ve günceli anlayabilmek için ekonomi ve finans bilgisi muhakkak bulunmalıdır.

Bir başka sorun da halkla ilişkilerin faydası meselesidir. Her iletişim pratiği gibi halkla ilişkilerde kurumun kar amacına hizmet etse de, diğer pratiklerden farklıdır. Doğrudan ya da dolaylı bir kârını gözlemleyebilmek güçtür; fakat araştırmaya başvurarak itibar ve güven araştırması ile kamuoyunda kurum hakında nabız yoklanabilir. Böylelikle halkla ilişkiler faaliyetlerinin ne derece amaca ulaştığı hakkında fikir sahibi olunabilir.

Halkla ilişkiler ürün satmak için kullanılmaz, halkla ilişkiler fikir satar, fikir aşılar. Kurumun iyi niyetini geniş kitlelere yansıtmak için faaliyetler gösterir. İtibarını korumak ve yükseltmek için çaba sarfeder. Bunu yaparken edebiyata, tarihe, sanata ve sosyolojiye başvurabilir, başvurmalıdır. Arkasında bir mesaj olmayan ve tarihle bir bağı olmayan iletişimsel faaliyetlerin başarısı da zor olabilir.

Halkla ilişkiler mesleği her ne kadar ekonomi, finans, edebiyat, tarih gerektirse de; ilgi alanı itibar, güven ve aidiyet gibi soyut kavramlardır. Amacı somut faydadan ziyade soyuttur. Zihinlerle ilgilidir. Algı yönetir. Eleştirel halkla ilişkilerde tanımına bakıldığında genelde “gerçeğin algısını değiştirmek” diye tanımlanır. Aslında buradan halkla ilişkilerin ne olduğunu anlayabilir. Aynı zihniyet reklam için “yalan söyleme sanatı” demekte.

Halkla ilişkilerin bir başka sorunu da kavram sorunudur. Meslek olarak itibar yönetimi yapmasına karşın yıllarca Türkiye’de kendi söküğünü dikemediği için itibarlı bir meslek olamamıştır. En azından isminden dolayı farklı mesleklerle karıştırılmıştır. Yapılması gereken halkla ilişkilere yeni bir kavram kazandırmaktır. Bu konuda akademik camiada farklı kavramsallaştırmalar olsa da, ekseriyet halkla ilişkileri “iletişim yönetimi”, “kurumsal iletişim” “stratejik iletişim” gibi kavramlarla telaffuz ediyor.

Sonuç olarak halkla ilişkiler mesleğine Prof. Dr. Veysel Batmaz hocamız bilim değildir, disiplin değildir, binaenaleyh bu bir alan da değildir, sıradan bir sektördür dese de, ben kendisine katılmıyorum. Hem akademik, hem de sektör olarak belli bir uğraşı gösterilen halkla ilişkiler, sektörden fazlasıdır.