Uzun zaman sonra yazıyorum: “blog yazmayı özlemişim”

Başlarken vay be diyesim geldi yazıya. Uzun süredir blog yazmıyordum. Tabi haklı ve geçerli sebeplerim vardı. Yazmam gereken daha önemli şeyler gibi. Hiç hayranım olmadığı için özleyen de olmadı yazılarımı. Ama ben özlesinler diye yazmıyordum, takip etsinler diye de. Sadece yazmak insanın zihnini, duygu ve düşüncelerini geliştirdiği için yazıyordum. Bir yerlerde birileri muhakkak benim gibi düşündüğü için yazıyorum. Bir yerlerde birileri muhakkak düşüncelerini nihayete erdirmek için ihtiyacı olan bir kaç kelimeyi bulabilir diye yazıyordum. Kim bilir, kaç kişiye ilham olmuştur. Neyse ki mail atıp duygu ve düşüncelerini paylaşan ve teşekkür eden bir kaç kişi oldu yıllar boyunca. Yazdıklarımı fütursuzca kullanıp kaynaksız, atıfsız kullananlar da oldu. Bir yerlerde gizli saklı okuyup paylaşan da. Neyseki ben bu küçük ayrıntılarla meşgul olmayı sevmediğim için yazmayı, daha çok yazmayı tercih ettim. Çünkü yazdığında daha çok düşünürsün, yazdığında daha çok tırmalarsın etrafı. Ben asıl iletişimin yazıda olduğunu düşünüyorum. Yazıda olmasaydı kutsal dinler yazınsal olmazdı. Dünyanın en önemli bilim eserleri kitaplara dökülmezdi. Çünkü aklından geçenin kalbinden parmaklarına süzüldüğü vakit, hiçbir süzgeç anlatmak istediğini engelleyemeyecektir.

2016 yılını uğurlarken, geçtiğimiz 12 ay çok güzel gelişmelere ev sahipliği yaptı. Nedir bu gelişmeler?

Dünyanın en önemli kurumunda, süresiz sözleşmeli, yüzde 50 ortaklıkla işe girdim. İşe girerken tüm ailem ve yakınlarım sağolsun beni yalnız bırakmadı. Davullu zurnalı yolcu ettiler. Bu arada kurumda iki kişi çalışıyoruz. Aile şirketi. Gelirlerimiz ortak. ilerleyen dönemlerde şirketi büyütürsek üçüncü, dördüncü elemanı da aramız katmayı planlıyoruz. Şirketin ortağı olur da bu blog yazısını okursa kendisi de mutlu birlikteliği anlatacaktır.

Şirketin istikrarı ve iş ortamı mükemmel olunca bunu kutlamak için 4 farklı tatil şehrinde, 5 farklı çok güzel otelde doyasıya tatil yaptık. Geze geze yorulduk diyebilirim.

Doktora tezim son sürat devam ediyor. Prof. Dr. Ayla OKAY, Doç. Dr. Ebru ÖZGEN, Doç. Dr. Yeşim GÜÇDEMİR, sağolsun sevgili hocalarım beni de aralarına katıp masanın öbür yanına çekmek için ellerinden gelen yardımı gösteriyorlar. Konumuz yavaş yavaş şekillendi. Türkiye’de halkla ilişkiler alanında pek ilgi gösterilmeyen ama gelecek vaat eden bir alanda doktora tezi yazıyoruz. Umarım faydalı olacaktır. İkinci tez izleme sürecini de başarıyla geçtikten sonra Haziran’da üçüncü izlemede görüşmek üzere. Allah’ın hakkı üçtür, üçten sonra görüşürüz.

Güzel bir tatil deneyimimiz daha oldu. En yakın arkadaşım, eşi ve çocukları ile ailecek bayram boyunca 2000 km yol katettik. Önce Tokat’ın Erbaa ilçesine bağlı Tanoba Kasabası’na, oradan Yozgat üzerinden Kayseri’ye, Kayseri’den Kapadokya’ya, Kapadokya’dan Konya’ya, Konya’dan Eskişehir’e, Eskişehir’den de İstanbul’a kadar bir dolu anı biriktirdik.

Güzel, maviş, “sıfır kilometre bir otomobil” aldık Yeşilçam jönlerinin deyişiyle. Sağolsun bizi oradan oraya götürüyor. Yakmıyor da. 🙂

Güzel bir yeğenim daha oldu. Adı Fatih. Ama arkadaşları onu ağır başlı olarak tanıyor. Çünkü az güler, ciddiyetsiz şeylerden hoşlanmaz.

Arkadaşlarım evlendi, dostlarım evlendi. Düğün düğün gezdik. Hala gezmeye devam ediyoruz. Düğünler sezonunda tüm bölümleri indirip bir gecede bitirmek olsaydı keşke. Düşünsene düğün listesini tek tıkla indirip bir gecede Game Of Thrones gibi bitirmek… Yetkililerden bununla ilgili bir girişim bekliyorum.

Son olarak önümüzdeki konularda neler yazacağım bilmiyorum şu an. Konular genelde tesadüfen ortaya çıkıyor. Aklıma estikçe yazıyorum. Görüşmek üzere.

Dünyanın En Saçma Halkla İlişkiler Kampanyası

çeyiz yardımı

“Hükümetin 2016 Eylem Planı kapsamında bir haftada hayata geçirmeyi planladığı esnaf, çiftçi ve gençlere yönelik eylemlere ilişkin 4 kararname ve 1 yönetmelik, Resmi Gazete’de yayımlandı. Düzenleme ile bankada hesap açtırıp üç yıl para biriktirenlere, devlet 5 bin liraya kadar çeyiz yardımı yapacak. İlk evlilik için yapılacak yardımı almak için ise 27 yaşından önce evlenmek şartı bulunuyor. Hükümetin açıkladığı, 27 yaşına kadar evlenmek isteyenlere verilecek olan çeyiz yardımı düzenlemesi, Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Buna göre, en fazla 24 yaşında henüz evlenmemiş gençlerle, 18 yaş altında çocuğu olan aileler çeyiz hesabı açtırmak için bankalara başvurabilecek. Çeyiz hesabında aylık ya da 3 aylık periyodlarla en az 3 yıl düzenli ödeme yapan hesap sahiplerine devlet, sözleşmede yer alan sürenin sonunda en fazla 5 bin TL’lik katkıda bulunacak” (hurriyet.com.tr).

Şimdi, devletin “en fazla 5 bin tl” olan çeyiz yardımı için açıkladığı şartlar: 3 yıl boyunca 100 ile 1000 tl arasında düzenli olarak çeyiz hesabına para yatırılması gerekmektedir. 3 yıl sonunda devlet de en fazla 5 bin tl yardımda bulunacaktır. Garantisi yok, belki 3 bin tl verecek. Dünyanın en saçma halkla ilişkiler kampanyası. Eğer bir insan bir hesap açıp, 3 yılda her ay düzenli olarak 1000 tl yatırırsa, zaten 36 bin tl’si oluyor. Sizin vereceğiniz 5 bin tl, bunun yanında sadece bir Iphone parası. Neden 3 yıl boyunca 5 bin tl için binlerce lirasını askıya alsın. Üstelik hiçbir esneklik payı yokken. Bir de insanlar zaten üniversite, askerlik, iş bulma derdi derken yaşı 25 oluyor. 24 ve 27 yaş ile sınırlamak da sanırım hedef kitleyi küçültüyor. Bunu iyi bir iş başarmış gibi kamuoyuna sunmak gerçekten deli saçma.

İletişim Araçları Arttı ama Muhabbet Azaldı

Dikkat ettim de artık iletişim kuramıyoruz. En yakınımızdakiyle bile iletişim kurmakta zorlanmaya başladık. Bizi dinlediğini düşündüklerimiz de aslında cep telefonundan gelecek mesajlara odaklanmış durumda. Bir bildiri gelecek gibi sürekli teyakkuz halinde cep telefonu, tablet ve bilgisayarlara gömülmüş vaziyetteyiz. İletişim kurmak yerine araçların egemenliği altında eziliyoruz. Her yanda elektronik cihazların yaydığı parlak ve yanar-döner iletilerin etrafında dönüp duruyoruz. Toplum içerisinde bireylerin birbirleriyle olan iletişiminin frekansını, seviyesini ve miktarını da yine elektronik cihazlar belirlemeye başladı. Her sözümüz ve düşüncemiz elektronik cihazların süzgecinden geçerek hedefe gidiyor. Dünya küçüldü ama insanlar birbirinden uzaklaştı. Evler büyüdü ama aileler küçüldü. Yollar uzadı ama mesafeler daraldı. İnsanı hiçbir duygu kalmadı, geleneksel küçük kırıntıları ararken bile Google kullanıyoruz.

İletişim araçları çoğaldıkça iletişimin kendisi azalmaya başladı. Artık içeriğin kendisini araçlar üretiyor. Her bir muhabbeti, bu araçların yaydığı içerik belirliyor. İzlediğimiz tüm haberler bu araçların kontrolüne geçti. Geleneksel medyanın içeriğini de yine bu yaygın yeni medyadan gelen içerikler belirliyor. Akşam haberlerine dikkat edin, ilk üç politika haberinden sonra güvenlik kameralarına yansıyan haberlerle, internette en çok tıklanan videolar haber oluyor. Ortada tüm insanlığı sürekli meşgul eden bir haber pornosu var. Bu haberlerden mahrum kalanlar, sanki toplumdan geri kalmış gibi bir muamele görüyor.

İki çift söz edecek ortamı bulduğumuzda bile bildirim melodileri her yanı kaplıyor. 5 kişilik bir ortamda 3 kişi telefonla ilgilenirken, 2 kişi de o telefondan yayılan ilginç enformasyonların ayrıntıları hakkında muhabbet ediyor. Dostluk, aile ilişkileri, doğa hakkında konuşanlar pek az kaldı. Bunları düzeltmek için çaba sarfetmek isteyenler bile Google üzerinden dertlerine derman arıyor. Kişisel veya toplumsal ne sorun yaşarsak yaşayalım, internet üzerinden doğruluğu kesin olmayan bilgilere başvuruyoruz. Hiçbir şekilde konuyla ilgili başka bir insanla iletişim kurmuyoruz. Kitle iletişim araçlarının her yanı kaplamasından şikayet ettiğimizde bile bağımlı olduğumuzdan tedirgin olmuyoruz.

Şu an sizinle iletişim kurmaya çalışırken bile bir bilgisayar, internet ve blog kullanıyorum. Yazdığınız geri dönüşlere yine aynı araçlar üzerinden yanıt veriyorum. Muhtemelen siz de benimle bu konu için ancak araçlar yardımıyla iletişim kuracaksınız. bir telefon açıp ben de böyle düşünüyorum diyen bu zamana kadar olmadı. Ben bazen beğendiğim paylaşımlar ve iletiler için sahibini arıyor ve cep telefonu üzerinden teşekkür ediyorum. Müsait olduğunda ise yüz yüze o konu üzerinde tartışmada bulunuyorum.

Elimden geldiğinde geleneksel kalmaya gayret ediyorum. Eski bir radyom var, oradan akşam haberlerini dinliyorum. Türkü açıyorum. Tüplü bir televizyonum var, oradan bazen bir şeyler izliyorum. Aksaray’da eskiciler çarşısını geziyorum. Geçmişi unutmamak için. Eski iletişim araçlarını araştırıyorum. Vosvos kullanıyorum. Arabanın camını hala elimde çevirerek açıyorum. Kapılar otomatik değil, anahtarla kilitliyorum. Beynimi daha iyi kullanmak için kağıt kalem taşıyorum, her hesabı elektronik cihazlarla değil, kalem kağıt ile yapıyorum. Moda olanları giymiyor, yakışanı alıyorum. Eski veya yeni kavramlarım ancak kullanılayacak kadar kötü olanlar için, moda benim için yeni olan değil, popüler olandır. Popüler ise herkes için olandır. Herkes olmak bir anlamda endüstriyel olmaktır. Ben ben olmaya gayret ediyorum. Umarım herkes kendi olmaya gayret eder.

İletişimde başarılı olmanın temel prensipleri nelerdir?

 

İletişim denince akla genelde bir ileti göndermek gelir. Halk içerisinde iletişim nedir diye sorarsanız sığ ve dar kapsamlı cevaplar alabilirsiniz. Ben sorduğumda, “iki insanın konuşması”, “sohbet etmek” gibi cevaplar aldım. Oysa ki iletişim daha farklı bir kavramdır. İletişim öncelikle iki nokta arasında karşılıklı bilgi, duygu, düşünce ve ileti alışverişidir. Alışveriş yeterli olmamakla birlikte doğru araç ve yöntemle gönderilmesi gereken iletiler, doğru anlaşılmadan da cevap verilmesi, iletişimin başarısız bir süreç olmasına neden olabilmektedir. Bu yüzden her iki noktanın da kültürel, sosyal, ekonomik ve psikolojik durumu, iletişimin başarılı gerçekleşebilmesi için bilinmesi ve anlaşılması gereken temel unsurlardır. Çünkü bir kaynak iletiyi kodlarken, karşısında yer alan alıcının halet-i ruhiyesine ve kültürüne göre kodlamalıdır. Aksi takdirde ileti karşı taraftan anlaşılmaz ya da az anlaşılır. Dolayısıyla iletişimin gerçekleşmesi ve sürecin başarılı olması kolay değildir.

Buradan hareketle iletişimin yeniden bir tanımını yapmak gerekirse, bir kaynağın belirli bir araç yardımıyla alıcının kültürel, sosyal, ekonomik ve psikolojik durumunu dikkate alarak kodladığı iletileri göndermesi; alıcının da aynı şekilde kaynağın durumuna göre iletileri anlamlandırıp bir karşılık verdiği sürece iletişim denir. İletişim kavramının içerisinde yer alan “ş” harfi de zaten karşılıklı anlamına gönderme yapmaktadır. Günümüzde “ş” harfi kullanılarak yeni kavramlar türetilmiştir. Yönetişim, bilişim, etkileşim de bunlara örnektir. Akademik olarak açıkladıktan sonra biraz da günlük yaşamda nasıl ortaya çıkıyor yazmak gerek.

Asıl soruya geldiğimizde iletişimde başarılı olmanın temel prensipleri nelerdir? Aslında bu tamamen bireyin kişisel yeteneklerini nasıl geliştirdiğiyle alakalıdır. Hangi yönlerini kuvvetlendirdiği, iletişimde önemlidir.

İletişimde başarılı olmak için;

Bildiğiniz her doğruyu, yeri geldiğinde bile olsa her zaman söylememelisiniz.

Her doğru, her zaman doğru değildir. Yer ve zaman, doğrunun anahtarıdır.

İletişim kurduğunuz bireyleri ikna etmek için yola çıkmayın, onları dinlemek ve sorularla onun cevaplarını almak için iletişim kurun.

Hiçbir insan kendisini ikna etmeye çalışan insandan pozitif enerji almaz.

Karşınızdaki insana çok soru sorun, az cevap verin. Onu dinlediğinizi göstermek her zaman daha doğrudur.

İletişimde ikna, dinlemektir.

Saatlerce konuşup iknaya uğraşmak gerçekten ikna etmek değildir.

Eğer siz karşınızdaki insandan saatlerce konuşup evet cevabını alsanız da onun kalbini gerçekten ikna etmiş sayılmazsınız.

Yapılması gereken insanın karşısındakini rahat bırakıp kendi kendisini ikna etmesini sağlamaktır.

İletişim temeli iknaya dayandığı için iknayı yazarak yola çıkıyorum. Reklam, pazarlama, halkla ilişkiler gibi tüm iletişim disiplinlerinde amaç ürün ve hizmetin hedef kitle tarafından beğenilmesi, benimsenmesi ve kullandırılmasıdır. Dolayısıyla ikna, iletişimin temel kavramlarındandır. Buradan her iletişim ikna içerir anlaşılmamalıdır. İkna iletişimin sadece bir boyutudur.

İletişimde bir başka başarı faktörü de güzel bir “merhaba” diyebilmektir. Çünkü insanlar ilk tanıştığında birbirlerine verdikleri ilk 5 saniyelik izlenim, onlar hakkında kuracağı ilişkinin yüzde 70’ini oluştururmuş. Yani ilk 5 saniyede insanlara nasıl bir insan olduğumuzu anlatabilmek için iyi bir selam verebilmeliyiz.

Bu selam sert bir el sıkma olabilir, güler yüzlü merhaba olabilir, göz teması ve mahremiyet alanına dikkat ederek dik bir oturuşla tüm bedeninizi karşınızdaki insana çevirerek iyi bir dinleyici olabilmek olur… Çok sırıtmayan, marka logoları olmayan zarif bir elbise olabilir… Bütün bunlar ilk buluşma için gerçekten çok önemli davranışlardır. Doğru iletişim kurmak için gerçekten eğitim gereklidir. İletişim, öğrenmeye yürütülen bir bilimdir.

Sonuç olarak iletişim kurabilmek için iletinin ne olduğu, nasıl ileti yaratılacağı, nasıl gönderileceği, hangi araçların kullanılacağı önemli ayrıntılardır. Bir görüşmede takılan kravat bile bir iletidir ve karşı tarafa gizli anlamlar iletebilir. O yüzden iletişim öğrenilmelidir.

Markalarda “Hikaye İletişimi”

“Hikaye İletişimi” benim kendi oluşturduğum bir kavram aslında. Google’dan biraz araştırmama rağmen daha önce kimse kullanmamış. Hikaye iletişimini kavramsal bir çerçeveye oturtmak gerekir. Hikaye dediğimiz zaman kısaca ilkokulda öğrendiğimiz tanım aklımıza gelir; gerçek ya da gerçeğe yakın olayların anlatıldığı kısa yazılardır. Hikayenin bir diğer ismi de öyküdür.

Hikaye, kısa oluşu, yalın bir olay örgüsüne sahip olması, genellikle önemli bir olay ya da sahne aracılığıyla tek ve yoğun bir etki uyandırması ve az sayıda karaktere yer vermesiyle roman ve diğer anlatı türlerinden ayrılır (Wikipedia).

Eski Yunan’daki fabl ve kısa romanlar, Binbir Gece Masalları öykünün habercileridir. Ama öykü ancak 19. yüzyılda romantizm ve gerçekçilik akımlarının etkisiyle psikolojik ve metafizik sorunları masalsı bir anlatımla yansıtmaya başladı (Wikipedia).

Rusya’da Gogol, Dostoyevski, Turgenyev ve Çehov’un öyküleri, öykü türünün edebi eserler arasında sağlam bir yere oturmasına büyük katkı sağlamıştır. Bilinen ilk öykü örneği ise İtalyan yazar Giovanni Boccaccio’nun Decameron adlı eseridir. (Wikipedia).

Türkiye’de öykü ya da hikâye kavramı diğer yeni türler gibi Tanzimat’tan sonra edebiyata girmiştir. Hikayenin Türkiye’deki ilk gerçek temsilcisi olarak Ömer Seyfettin’i görmek mümkündür. Falaka, Başını Vermeyen Şehit, Pe’de hikâyeciliğin gelişmesine çok büyük katkı sağlamıştır. Ayrıca Sait Faik Abasıyanık da Türk öykücülüğünün önemli temsilcilerinden biridir. Toplumun problemlerine değil bireyin toplum içindeki sorunlarına yönelen yazar, öykülerinde çoğunlukla kendisinden yola çıkıp bireyler hakkında yazarak insan gerçeğini anlamaya çalıştı. Çoğunlukla şehirli alt sınıfın hayatını yazan Abasıyanık, balıkçı, işsiz, kıraathane sahibi gibi karakterleri anlattı. İnsanların yaşama biçimlerini, isteklerini, tasalarını, korkularını ve sevinçlerini irdeleyerek, toplum meselelerinden çok “insanı ele alan sanatçılar” sınıfında yer aldı (Wikipedia).

Dolasıyla hikaye iletişimi dendiği zaman mizahi, ilgi çekici ve merak uyandırıcı olay örgüsüyle oluşturulan hikayeler ile ürün ve hizmetlerin hedef kitlenin beğenisine sunulması anlaşılmalıdır. Markalar için de öyküye dayalı iletişim çalışmaları hedef kitlelerin ilgisini çekecektir. Ürünün ve markanın hikayesinin olması, öyküleyerek anlatılması, tüketicide duygusal bir bağ oluşturacaktır. Bu duygusal bağı oluşturmak için ne yapılmalı sorusu önemlidir burada.

İnsan doğası gereği duygularla anlaşır. Zihinsel olarak belli bir miktarda karar verse de, genelde duygularıyla hareket eder. Ürün ve hizmetin faydasını düşünürken marka ile duygusal bağ kurar. Tüketici güvendiği markaya para öder. Güven oluşturmak da bir başka markadan üstünlüğü vurgulayarak değil, duygusal bağlarla mümkündür.

Kevin Roberts, Lovemarks kavramını ilk ortaya attığında “Parayla aşk satın alamazsınız ama aşk size para kazandırabilir.” demişti. Mark Gobe “Bir marka ne kadar çok duyuya hitap ediyor, duyular arasındaki ilişkiyi ne denli güçlü kullanıyorsa başarı şansı da o kadar yüksek olur.” demişti. Gerald Zaltman, zihnimizin somut “verilerden” öte metaforlarla çalıştığını, basit bir metaforun bizi çok derindeki duygularımıza götürebileceğini anlatmıştı. Pine ve Gillmore hafızalardan silinemeyecek kadar güzel ve unutulmaz bir deneyimin tasarlamanın marka için stratejik öneminin altını çizmişti (Temelaksoy.com).

Hikaye;  ürün ve hizmetin varoluş amacı, insanlara faydası, üretim biçimi, şekli ve tasarımı gibi ayrıntılar kullanılarak oluşturabilir. Bir çikolata üreticisiyseniz kakao yağını aldığınız Afrika veya Latin Amerika ülkesinde bunu üreten köylülerin nasıl bir ortamda ürettiğini, o köylülerle kısa kısa sohbetler yapıp bunu tüketiciye ulaştırarak bir bağ yakalanabilir. Hikaye oluşturmayı tamamen ürün ve hizmetin karakterine göre formüle etmek gerekir. İnsanların karakteri olduğu gibi, ürün ve hizmetlere de karakter yükleyerek onları da canlı bir organizmaya dönüştürmek, marka açısından uzun dönemli bir farkındalığın ilk adımı olur.

Marka öyküleri iyi anlatıldığında, markanın “Biz kimiz?” ve “Ne için mücadele ediyoruz?” sorularına en güçlü, en akılda kalıcı ve insanlarla güçlü bağlar kuran cevapları verirler. Markanın değerleri, vizyonu ve kültürü hikâyeleştirildiğinde marka insanlarla sadece bağ kurmakla kalmaz, aynı zamanda dilden dile de aktarılmaya başlar (Temelaksoy.com).

Birçok markayı logo hikayesi, fabrika hikayesi, isim hikayesi gibi hikayelerle hatırlar ve konuşuruz. Aklımıza kazanmıştır. Çünkü çok iyi formüle edilmiştir. Çünkü tüm olay örgüsü bizimle duygusal bağ kurmak adına yaratılmıştır.

Bir örnekle kapatırsak bu yazıyı çok daha anlaşılır olacaktır. “Boyner Grubu’na ait olan Beymen markasının isminin geçmişi de ilginç: Erkek giyimi üzerine bir üretim ve mağazacılık yapma kararı verildiğinde konu ile ilgili toplantıya katılanların hepsi erkek yani ‘bey’ imiş. Hem de marka o dönemde sadece erkekleri düşünerek konumlandırılıyor. Bir de global bir hüviyet kazandırmak için İngilizce adam anlamına gelen ‘men’ kelimesi ile birleştirilerek Beymen markası ortaya çıkıyor. Beymen bugün hem erkeklere hem de bayanlara hitap eden ve hedef kitle olarak üst gelir grubunu belirlemiş Türkiye’nin önde gelen bir hazır giyim markası.”

Beymen ortaya çıkarken erkeklere hitap eden bir marka olabilir, ismini “bey” diye de koyabilir ama bunu hikayeleştirerek anlatabilmek, markaya karşı olumlu tepkiler oluşturur. Beymen de bunu toplantı gibi olay örgüsüyle anlatmayı tercih etmiş. Bu ve buna benzer çok marka hikayesi duyarsınız.

Kaynak:

Wikipedia.com.

En İyi Marka İletişimi Öykü Anlatarak Yapılır