Yaşamak İstediğim şehirlerden biri: Londra

Londra nüfus itibariyle İstanbul’a yakın bir şehir. 8.3 milyon insan yaşıyor. İstanbul’da resmi rakamlar 15 milyon olsa da, daha çok olduğu söylenmektedir. Bu iki şehri kıyaslamaya kalkarsak doğru mu yaparız bilmiyorum ama yüz ölçümü bakımından Londra İstanbul’un beşte biri. Şehir, nüfus yoğunluğunu pek göstermiyor. İstanbul gibi trafikte ve toplumsal yaşamda göze çarpan bir karmaşa yok. Şehir merkezinde trafik İstanbul’a nazaran çok düzenli görünüyor. Büyük şehirlerin en önemli dertlerinden olan trafik, Londra’da göze batmıyor gibi.

Şimdi izlenimlerime dair bir kaç noktayı aşağıda paylaşayım:

En çok dikkatimi çeken şeylerden biri, atlı birlikler için şehrin bazı kesimlerinde trafik lambası var.

Müzelerin bir çoğu ücretsiz. En beğendiğim ise Bilim Müzesi (Sciences Museum) ile Ulusal Galeri (National Gallery) oldu. Bunlarla ilgili ayrı bir yazı yazacağım.

Çok geniş parklar ve yeşil alanlar var. İstanbul’a nazaran biraz fazla. 🙂 yok yok sinirlenmeyin, İstanbul’un merkezinde yeşil alan kalmadı. Son kalan yeşil alan da 2013 Gezi Parkı olaylarına neden oldu, o yüzden bu konular sakıncalı girmeyelim.

Şehrin genelinde esnaf hep yabancı. Hintli, Pakistanlı ve diğer memleketlerden. İngilizleri merkezde pek göremiyorsunuz. Ya turist var ya da göçmenler.

Şehri dolaştığınızda enteresan bir havası var. Şehir ferah bir şehir, İstanbul gibi keşmekeşlik arz etmiyor. Mimari yapılar bir düzen içerisinde inşa edilmiş, gözü yormayan bir şehir kültürü oluşmuş. Benim bulunduğu süre içerisinde çok şanslıydım, yağmur da yağmadı.

Daha önce ziyaret ettiğim Paris, Amsterdam, Madrid gibi başkentler İstanbul gibi bir izlenim bırakmıştı ama Londra’dan gayet pozitif bir enerji aldım. Müzede çalışandan, polisine kadar birçok kişi size nezaketli yaklaşıyor. Bunu her şehirde göremeyebilirsiniz. Sanırım olumsuzluk bir tek havaalanında polis kontrolünde yaşanıyor, sonra o da unutuluyor.

Dolaşırken en fazla dikkatimi çeken bölge Chelsea oldu. Çok düzenli ve temiz bir bölge. Karmaşa ve kalabalıktan uzak sakin bir yer. Sanırım İngilizler genelde bu bölgede yaşıyor. Edindiğim bilgilere de bakınca Chelsea’li futbolcular da bu bölgede yaşıyorlarmış. Zaten Kings Road’dan batıya doğru gittikçe hem Thames nehrine yaklaşıyorsunuz, hem de Chelsea’yi görebiliyorsunuz. Bu arada Stamford Bridge stadı da Kings Road’un arka caddesinde, şimdi ismini unuttum, yer alıyor. Girip gezmek ücretli, 21 pound’tur.

Hyde Park’ı daha küçük ve sıradan bir park gibi zannederdim. İçerisine girdiğimde şehrin göbeğinde koca bir yeşillik alan olduğunu gördüm. İstanbul’da bir ilçe büyüklüğünde. Nasıl olmuş da TOKİ orayı keşfedememiş halen şaşkınım.

Yukarıdaki fotoğraf Hyde Park’ta gençlerin topluca ot içerken yaptıkları eylemden bir kare. 

Sonuç olarak Londra yaşanabilir ve yerleşilebilir bir şehir oldu benim için. Mesela nerede yaşamak istersin deseler, ilk üçte sanırım Londra olurdu. Çünkü beklentim bir başkent olarak karmaşık bir şehirdi ama gördükten sonra fikirlerim değişti.

Bir sonraki yazımda görüşmek üzere. Müzeler, Tower of London ve Big Ben hakkında olacak. “Her ne kadar kebabçıları görmeye gitsem de, biraz da gezdim sayılır (ironi içerir)”

Halkla İlişkiler ve Reklam Öğrencilerine Kariyer Tavsiyesi

Bu yazı, bir kaç haftada bir aldığım maillere istinaden halkla ilişkiler öğrencilerinin kariyerlerine yönelik bir yazıdır. Aslında şaşırıyorum öğrencilerden mail aldığımda. Bana yüksek okul okuyan, fakülte okuyan öğrencilerin blog yazılarımı okuyarak ulaşmaları, yazılardan ötürü teşekkür etmeleri ve benden neler yapacakları konusunda tavsiye almak istemeleri gerçekten beni hem gururlandırıyor, hem de şaşırtıyor. Okudukları okullarda benden daha deneyimli ve bilgili muhakkak hocaları var. Kariyerlerine yönelik kararları bu hocaları vasıtasıyla vermeleri her zaman daha doğru olacaktır. Onları en yakından tanıyan ve haklarında bir tavsiye verebilecek de bu hocaları ve çevreleri olacaktır. Yalnız bunu benden istemeleri ve internetten araştırmaları aslında genel olarak öğrencilerin okudukları okuldan ve hocalarından yeterince destek alamadığını da gösteriyor. Bu durum aynı zamanda öğrencilerin okulla ve hocalarıyla iyi bir iletişim içerisinde olmadığını da gösteriyor. Bunun tabi ki bilimsel birçok nedeni vardır.

Bu öğrencilerden aldığım şikayetler genel olarak aşağıdaki gibi;

Hocam ben mezun olunca ne yapacağımı bilmiyorum,

Ailem bana ne iş yapacağımı soruyor, cevap veremiyorum,

Nerelerde staj yapabilirim?

Yüksek lisans yapsam faydası olur mu?

Ajansta çalışarak nasıl yükselebilirim?

Çok az para veriyorlar, bununla nasıl geçineyim?

Hocam çok mezun var, nasıl sıyrılacağız aradan?

Bana ne tavsiye edersiniz?

 

Yukarıdaki sorular, genel olarak gelen maillerin başlıca konusunu oluşturuyor. Öncelikle bazı öğrencilerin mezun olmadan önce bu sorularla meşgul olması iyiye işarettir. Çünkü birçok öğrenci bu soruların bile varlığından habersiz. Eğer bu soruları kendinize soruyorsanız, şanslısınız demektir. Hadi gelin bu soruları birlikte cevaplayalım.

Hocam mezun olunca ne yapacağımı bilmiyorum:

Elbette biliyorsun, sorunun içinde zaten var, bir şey yapacaksın. Ne olduğu önemli değil, iş adına bir şey yapacaksın. Ama en başta iletişim yapacaksın. İnşaat olur, tekstil olur, ajans olur, gıda olur, finans olur, hizmet sektörü olur. Sen nerede ne yapacağına karar ver ve adımını at, muhakkak bir şey eninde sonunda oluyor. Pes etmeden yoluna devam etmeye bak. 

Ailem bana ne iş yapacağımı soruyor, cevap veremiyorum;

Verme cevap ailene. İş bu, anladıklarına ellerine ne geçecek! onlar da mı yapacak! sonuçta bir işin olacak ve hizmet edeceksin. İletişim uzmanıyım de, çık işin içinden. Markaların itibarı için çalışıyorum dersin. Bu soru kafa yorulacak bir soru değil. 

Nerelerde staj yapabilirim?

Bir yöneticisi olan, ofisi ve uğraştığı bir işi olan her yerde staj yapabilirsin. Senin bir kurumda olman yeterli. Her iş bir deneyim ve derstir. Her kurumda muhakkak iş hayatına yönelik bir ders alırsın. Sonuçta serbest piyasa ekonomisi geçerli, bütün kurumlar bir rekabet içinde birbirine bağlı. O yüzden bulabildiğin her yerde staj yap ki, profesyonel bir işe girdiğinde zorlanmayasın. 

Yüksek lisans yapsam faydası olur mu?

Tabi ki yapabilirsin, sana tabi ki faydası olur ama yalnızca akademik camiada. İş hayatında zerre kimse umursamıyor. Yüksek lisansın var diye kimse seni işe almaz veya maaşını yükseltmez. O yüzden akademisyen olacaksan yüksek lisans yap. Onun dışında vaktini harcamaktan başka bir işe yaramaz. 

Ajansta çalışarak nasıl yükselebilirim?

Ajansta çalışıp profesör maaşı alan arkadaşlarım var. Ajansta iş yükü biraz ağır olabilir marka tarafına göre. Birden fazla sektör ve müşteri ile ilgilenmek zorunda olabilirsiniz. Ama işinizi iyi yapar, medya sektörünü iyi tanır ve ilişkilerinizi kuvvetli tutarsanız başarılı olabilirsiniz. Ajansta tek kural, ilk girdiğinizde yüksek maaş alamayabilirsiniz, sabrederseniz ancak iyi maaş alırsınız. ajans işi sabır işi. 

Çok az para veriyorlar, bununla nasıl geçineyim?

Bir önceki sorunun cevaplarına bak, eğer sabırlı olursan para kazanabilirsin. Kimse işe girer girmez 5 bin TL ile başlamıyor. Ben 8 ay çalışıp hiç maaş almayan ve 8 aydan sonra maaş alan arkadaşlar tanıyorum. Bir doktor bile 4-5 yıl asistanlıktan sonra esas doktor oluyor. Bu iş filmlerdeki gibi değil. Rasyonel olunuz. 

Hocam çok mezun var, nasıl sıyrılacağız aradan?

İşte kritik soru bu. Eğer bir yabancı dili iyi bilirseniz, kapıları çalmaktan ve açmaktan çekinmiyorsanız, utanmıyorsanız, kendinizi her platformda ifade etmekten korkmuyorsanız, bir mikrofon uzatıldığında ık cık etmeden konuşuyorsanız, ilk adımı atmış olursunuz. Her işi yapmaktan çekinmeyin. Gerekirse fotokopi çekin, yerleri silin ama işinizi iyi yapmaktan hiç kaçmayın. işinizi iyi yapıp da kendinizi ispat ettiğiniz anda her şey çorap söküğü gibi gelir. Bir kırılma noktası vardır, bu da sabır ve azimle olmaktadır.

Sonuç olarak nacizane size söyleyebileceğim, lütfen bir işte çalışın, ne olursa olsun, çalışın! size büyük katkı sağlayacaktır. Sonuçta bir gün muhakkak çok güzel bir işiniz olacaktır, sabırlı olun ve fırsatları iyi değerlendirip risk alın. Kolay gelsin.

Flaş! Flaş! Son Dakika! İnternet Medyası Öldü

Siz de bıkmadınız mı en önemsiz haberlerin bile “flaş” ve “dikkat” sözcükleriyle verilmesinden? Ben şahsen günlük gazeteleri okumadığım gibi internet medyasından da bunalmaya başladım. En kritik haberlere konan ateş ve lav efektleriyle savaş meydanı gibi kenardan köşeden süslenen uçaksavarlı haber fotoğrafları artık haber okutmuyor. Kullanıcılar sadelik bekliyor sizden ey internet gezetecileri. Devir sadelik devri. Web sitesini ateşlerle, lavlarla ve flaşlarla doldurup dehşet saçmanız ancak ve ancak tiksinti uyandırıyor okuyucuda. Gerekli ve gereksiz ana sayfaya koyduğunuz tam sayfa popup şeklindeki reklamlar mobilden ve tabletten kapatılamıyor, dolayısıyla en fazla kullanıcı olan mobil ve tablet kullanıcılarını kaçırıyorsunuz. Biraz SEO, biraz da medya araçlarını birbirinden ayırmayı öğrenin artık.

Okunmuyorsunuz, artık hiçbir haberiniz merak ve dikkat uyandırmıyor. Okuyucuları o kadar kandırıyorsunuz ki önemsiz haberleri “flaş”layıp yardırmak bile yetmiyor artık. Koskoca ulusal gazetelerin internet sitelerinin ana sayfasında bile kadın bedeni kullanarak cinsel içerikli haberler yapmak bile sizi okutmuyor. Ana sayfaya koyduğunuz “üstsüz yakalandı” haberleri size ne tiraj getirir ne de yeni okuyucu. Porno sayfası gibi fotoğraf galerileri ve haber sayfaları yapmaktan vazgeçin. Toplumun belli kesiminin cinsel iştahını yermeye çalışırken sizin haber sitenizi porno sayfası gibi kullanmanız hiç hoş değil.

O bir haberi galeri şeklinde yapıp okutmaya ve sayfa görüntüleme sayısı elde etmeye tenezülünüz var ya, gerçekten acınası halinizi ve yaptığınız işteki ciddiyetsizliğinizi gösteriyor. O zaman siz haberci değil ancak spam oluyorsunuz.

Silah, bomba gibi şeylerin tehlikeli olduğunu söylüyorsunuz ama haberlerde her fırsatta bu terimleri kullanıyorsunuz. Yeri geldiğinde gazetecilik bir kamu hizmetidir. Topluma haber ve bilgi sayğlar diyorsunuz ama toplumu yozlaştırmaktan başka bir işe yaradığınız yok.

 

 

 

 

Haber galerileriniz en kaliteli erotik web sitelerinden bile iyi tasarlanmış. Nerede üstsüz, nerede altsız,nerede eteği açılmış bir kadın görseniz haber galerisi yapıp paylaşıyorsunuz. Sonra Kadınlara pozitif ayrımcılık üzerine yapılan gecelerde ve kongrelerde medya sponsoru oluyorsunuz. Kadını meta gibi haberlerde fütursuzca kullanan sizsiniz, ne yüzle sponsor oluyorsunuz, sizi nasıl ve kim sponsor yapıyor. Aklım almıyor.

En alakasız habere bile bikinili kadın koyarak saçmalıyorsunuz. Siz bu milleti gerçekten aptal mı zannediyorsunuz? siz aptal oluyorsunuz…

Yahu bunun haber değeri neresinde? “Yardım eli uzandı” derken bu mu sizin kamu hizmetiniz? Habercilik anlayışınız? Bu ekran görüntüsü aldığım haber siteleri Türkiye’nin tirajı en yüksek gazetelerin haber siteleri. Hürriyet, Milliyet, Vatan gibi bizim amiral diye, merkez diye saygı duyduğumuz gazeteler. Bir de beğenmediğimiz, dış güçler dediğimiz, ihanet şebekesi dediğimiz The Guardian, New York Times gibi gazetelerin web sitelerine bakalım

Yukarıda gördüğünüz sayfa New York Times’ın magazin sayfası. Bizim ana sayfalarda porno görüntülü haberler yer alırken, New York Times’ın magazin sayfasında bile bir tane bikinili kadın yok. The Guardian’a bakalım hadi.

Bu da ihanet şebekesi üyesi The Guardian. Lifestyle sayfasında koskoca Meme yerine makarna var. Bikinili kadın yok, beden yok, göğüs yok. Sizin gibi porno görüntüleri yok. Haber var. Gerçekten haber var. Siyasete yalan söylüyor diyeceğinize siz önce ylan söylemekten vazgeçin. Milleti aptal yerine koymaya devam ettiğiniz sürece hem bu siyaset arenası böyle olacak, hem toplum abaza olacak, hem de siz düzenbaz olmaya devam edeceksiniz. Önce siz düzelin, sonra toplumu düzeltmeye çalışın. Kamu hizmeti yapan düzenbazlar…

Vakıf Üniversiteleri Reklamları Ne İfade Ediyor?

Son günlerde üniversite tercih döneminin girmesiyle vakıf üniversiteleri de reklam ve tanıtım faaliyetleri yapmaya başladı. Tabii iletişimci olarak bu reklamların yapısı, zamanı, yeri ve içeriği de dikkatimden kaçmıyor. Mümkün olduğu kadar tüm reklamlara dikkatle bakıyor, özenle neler vaad ettikleri hususunda fikir sahibi olmaya çalışıyorum.

Reklam ve iletişim kampanyaları süreçleri aslında sancılı süreçlerdir. Hangi fikir, renk, slogan, görsel kullanılacak? Nerede, ne zaman, hangi mecralarda boy gösterecek? Bütün bu süreçler kurum tarafında ve reklamı hazırlayan tarafında onay süreçlerinden geçecek. Bu kadar özen ve dikkat neticesinde hedef kitlenin karşısına çıkan reklamlar, boşa nasıl para harcanır dersi vermeye devam ediyor. 10 günlük tercih döneminin başında başlayıp, 10 günde biten reklam ve ilanlar, özünde ilan panolarını ve reklam kuşaklarını işgal etmekten başka hiçbir işe yaramıyor. Hiçbir somut mesajı olmayan reklamlar, hedef kitlede de herhangi bir etki yaratmıyor.

Eğer kısa süreli kampanya yapıyorsanız, somut vaadlerle hedef kitlenin karşısına çıkmalısınız. Zaten topu topu 10 gün bir reklam kampanya süreciniz var, onu da “tercih seninse, tercih senin” gibi dünyanın en aptal sözleriyle geçirmeyin. Eğer açık hava reklamlarına ağırlık verdiyseniz, kurumsal renkleriniz belli olsun, öğrenci fotoğrafı koyup, bina sloganları yazmayın. Akademik birer birim olduğunu unutarak, sektör diliyle ve Whatsapp konuşmalarından alıntı sloganlarla içerik oluşturmayın. Hedef kitlenin algısında saygın üniversite olacağım derken, baygın üniversite olmayın.

Bugüne kadar bir tane somut vaadi ve anlaşılır dili olan reklam gördüm, o da Biruni Üniversitesi’nin ilanı oldu. Çok sade bir dille şöyle yazmışlar: “Türkiye’nin en kapsamlı sağlık üniversitesi”. Bu aslında hedef kitleye ne vaad ettiğini kulakları tırmalamadan sunuyor. Çok açık, net ve anlaşılır bir dille “en kapsamlı” burada anahtar bir sözcük oluyor, her şeye sahip olduğunu ve sağlık alanında beklentilerinizin hepsini karşılayacağını söylüyor. Bu slogan göze çarptığında görenlere doğrudan bir mesaj veriyor. Peki şu slogan ne vaad ediyor? “Tercih edilen olmak için, tercih senin” bu slogan ne anlatıyor? Bu üniversiteyi tercih etmem için, bu reklamı gördüğümde zihnimde ne belirmeli? Benim zihnimde hiçbir şey belirmiyor. Tercih tabi ki benim, bunun bilincindeyim. Sen bana bildiğim şeyi bir daha söyleyerek aptal yerine koyuyorsun. Tercih edilen olmak demek ne demek, sizin ne haddinize, ben gidip Türkiye’nin 5 bininci öğrencisi olacağım, siz bana “tercih edilen olmak için” diyeceksiniz. Zaten tercih edilen benim. Slogan yazmak için slogan yazmayın.

Bazı açık hava reklamlarını hiç okuyamıyorum. Zaten açık hava reklamlarında amaç, kısa ve öz bir mesaj ile doğrudan hedef kitleye somut bilgi vermek amaçlanır. Destan yazar gibi; onu da söyleyeyim, bunu da söyleyeyim, şu da olsun, bina da olsun, öğrenci de olsun, metrobüse yakınlık da olsun, merkezi konum da olsun derseniz, hiçbir şey söylememiş olursun. Açık hava reklamı demek, ya kurumsaldır, ya da ürün-hizmet bazlıdır. Ya kurumunu öne çıkararak markanın algısını devam ettirmek için reklam yaparsınız ya da ürün-hizmet temelli satışlarını arttırmak için yaparsınız. Siz bir üniversitesiniz, bilimin merkezi olmalısınız. “Raad olun biz varız” demek, düpedüz kendini konuşturmak değil, düpedüz alçalmaktır. Ve reklamın her zaman iyisi ve kötüsü vardır. Algı ve zihin, kötüyü iyiye çevirmeye henüz hazır değil. Kötüyseniz kötüsünüzdür. Zihin, bir objeye yakınlığı algıladığı ilk saniyeler içerisinde belirler. Eğer bir reklam da kötüyse, hedef kitlesi tarafından bir daha iyiye çevrilme konusunda başarısız olacaktır.

Kendi çalıştığım üniversitemi objektif olarak değerlendirmek gerekirse, reklam kampanya sürecini çok iyi yürütüyorlar. Sadece tercih döneminde değil, Mart ayında reklamlara başladı. açık hava reklamları somut kelimelerle formüle edilmiş. Kabartmalı ve ışıklandırmalı yapısıyla dikkat çekiyor. Tıpkı Biruni Üniversitesi gibi net ve anlaşılır içerik var. Hedef kitlenin reklama bir kez bakması, anlaması için kafi. “Türkiye’nin en çok tercih edilen vakıf üniversitesi” diyerek biz tercih ediliyoruz, 30 binden fazla öğrencimiz var, yılda 7 binden fazla mezun veriyoruz demek istiyor aslında. Doğrudan bir mesaj veriyor. Bunun dışında kullanılan sloganlar; “Teknolojik Üniversite, Başarıyı Destekleyen Üniversite, Türkiye’nin Tercihi.” Somut bir fayda vaad ederek açık bir mesaj veriyor.

Bir başka üniversite, koyu renk bir zemine ismini yazmış ve altına “Farklıyız” demiş. Bir reklam metni hedef kitleye bir mesaj verdiğinde aklında soru işaret uyandırmamalı. Eğer teaser reklam yapıyorsanız sorun yok; fakat tercih edilen olmak istiyorsanız öyle bir metin yazmalısınız ki, hedef kitle reklamınızı gördüğünde soru sormamalı. Tıpkı İstanbul Aydın Üniversitesi gibi, “Türkiye’nin En Çok Tercih Edilen Üniversitesi” dediğinizde tüketici soru sormaz. Ama “farklıyız” dediğinizde ne farkınız var diyebilir. Ben zaten reklamda sizin farklılığınızı görmek istiyorum. Reklam zaten farklılıkları ortaya koymak için yapılır. Biz farklıyız derseniz reklam yapmanıza gerek yok.

Bir başka üniversite, ismiyle bağlantı kurarak, “yeni yüzyıl senin eserin olsun” demiş. Yeni yüzyıl zaten gençlerin eseri olacak. Sen üniversite olarak bana yeni yüzyılı inşa etmem konusunda nasıl yardımcı olacaksın? Bunu ver. Şunu söyleyebilirsiniz, her reklam da somut bir şey mi vaad etmeli? İsmini bie koyabilir. Öyle bir özgürlüğü yok mu? Var tabi ki, ama Türk milletinin de bir kültürü var. Bu kültüre göre, promosyon ve ücretsiz faydalanacakları hizmetler her zaman ilgi çeker. Onlar için bir kurum karşılarına somut faydalarla çıkmalı. Öyle çıkarsalar ancak tercih edilebilir olurlar. Çünkü bu okulların birçoğu yeni okullar. Oturmuş bir kurumsal kimliği ve kültürü yok. Hedef kitlenin algısında belirli bir marka imajı yok. Dolayısıyla kurumsal reklam yapmak için çok erken. Somut mesajlarla var olmalı.

Sonuç olarak, kısa süreli reklam kampanyası, somut vaadler içermeli. Sade ve anlaşılır tek bir mesaj içermeli. Her şeyi söyleyeceğim derken hiçbir şey söylememe tuzağına düşmemeli. Açık hava reklamı yapacağım derken, farklı mecraların içerikleriyle kafa karışıklığı yaratmamalı.

 

Doğuş Otomotiv Trafik Hayattır!

Emniyet kemerinizi bağlayın, hayattan kopmayın! 
Çünkü Trafik Hayattır!

Faaliyet gösterdiği alanla yakından ilgili, trafik güvenliği konusunda toplumda uzun soluklu bir kültür değişimi yaratmayı hedefleyen Doğuş Otomotiv, kurumsal sorumluluk platformu Trafik Hayattır ile 10 yılı aşkın süredir trafik güvenliği bilincini arttırmak için çalışıyor.

Günlük hayatımızda sürücü, yolcu veya yaya olarak yer aldığımız trafikte yaşanan kazaların ancak her yaş grubundan bireylerin trafikteki davranış ve alışkanlıklarını kapsayacak bir trafik güvenliği kültürünün oluşturulmasıyla önleneceğine inanan Doğuş Otomotiv, Trafik Hayattır Platformu üzerinden çocuklar, gençler ve yetişkinlere yönelik farkındalık ve bilinçlendirme eğitimlerini hayata geçirmeye odaklanıyor.

Bu kapsamda, Trafik Hayattır Platformu trafik güvenliğinin en önemli temel unsurlardan biri olan emniyet kemeri kullanımı alışkanlığının yaygınlaşması için kamu spotu, radyo spotları gibi iletişim faaliyetlerine bir yenisini daha ekledi. Emniyet kemeri kullanımının önemini vurgulayan animasyon filmi ile hem yetişkinlere hem de çocuklara mesaj vermesi planlanıyor. Trafik Hayattır’ın yeni animasyonunda emniyet kemeri kullanılmazsa sürücü ve yolcuların başına gelebilecek tehlikeler esprili bir dille anlatılıyor.

Bir boomads advertorial içeriğidir.